MİMARLIK GÜNDEM
Sistemin Krizi, Mimarlığın Sorumluluğu
Mücella Yapıcı, Mimar, Aktivist.
Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da ev sahipliği yapacak ve otuz bir yıllık iklim müzakereleri tarihinde bir ülkenin hem ev sahibi hem dönem başkanı olduğu ilk zirveyi düzenleyecek.
Bildiğimiz gibi gezegenimiz tek başına bir iklim sorunuyla karşı karşıya değil, çok daha geniş bir ekolojik bunalımın içinde; bilim insanlarının tarif ettiği iklim değişikliği, biyoçeşitlik kaybı, arazi kullanımı, azot - fosfor döngüleri, tatlı su kaybı, yeni kimyasal kirleticiler ve türlerin yok oluş hızı gibi dokuz ekolojik eşikten altısı çoktan aşılmış durumda.
Dünya ve Türkiye mimarları ve plancıları olarak görevimiz, iklim müzakerelerinin artık yapılı çevreyi merkeze alması gerektiğini hatırlatmak ve bu amansız gidişe bir son verilmesi çağrısını çok daha kuvvetli yapmak olmalıdır. Ancak yaşanan krizi asıl adıyla anmadan ekolojik yok oluşa ve iklim değişikliğine dair söz söylenemez, çünkü yapılı çevre de aynı kapitalist büyüme mantığının en somut mekânsal halidir.
Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da ev sahipliği yapacak ve otuz bir yıllık iklim müzakereleri tarihinde bir ülkenin hem ev sahibi hem dönem başkanı olduğu ilk zirveyi düzenleyecek. Zirve; resmi sitesinde belirtildiği üzere, su ve gıda güvenliği, döngüsel ekonomi, sıfır atık yaklaşımı ve iklim krizi ve finansmanı gibi kritik temaları küresel eleme dönüştürmeyi amaçlıyor.
Bildiğimiz gibi gezegenimiz tek başına bir iklim sorunuyla karşı karşıya değil, çok daha geniş bir ekolojik bunalımın içinde; bilim insanlarının tarif ettiği iklim değişikliği, biyoçeşitlik kaybı, arazi kullanımı, azot - fosfor döngüleri, tatlı su kaybı, yeni kimyasal kirleticiler ve türlerin yok oluş hızı gibi dokuz ekolojik eşikten altısı çoktan aşılmış durumda.
Sanayi devriminden kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana sermaye ve doğa çelişkisinin, sermaye yanlısı politikalar doğrultusunda çözümlenmesi, doğal yok oluşun hızını yüzlerce katına çıkardı. “İklim krizi” bu bunalımın ve doğal çöküşün yalnızca en görünür yüzü; toprak, su, orman ve canlı çeşitliliğinin kaybı ise aynı çöküşün farklı cephelerini oluşturuyor. Hepsi birbirine bağlı ve ayrı ayrı düşünülemez.
Tam da bu yok oluş tablosunun içinde Kasım ayı yaklaşıyor.
Önce şunu söylemek gerek: İklim değişikliği doğal bir felaket değil, sermaye yanlısı kapitalist devlet ve hükümetlerin siyasi seçimlerinin sonucudur. Sorunu “iklim krizi” diye adlandırmak da aslında politik bir seçim, çünkü bu kavram, sorunu atmosferdeki bir veriye indirgeyip asıl faili ve failleri gizliyor.
Asıl fail sermaye yanlısı büyümeyi her şeyin önüne koyan, maliyeti başkasına yükleyen kapitalist sistemin ta kendisi... Bence bu bir iklim krizi değil, kapitalist sistemin krizi ve iklim değişikliği yalnızca semptomlardan biri... Aynı sermaye yanlısı sistem bugün müzakere masasında da devam ediyor, öyle ki COP30’a 1.600’den fazla fosil yakıt lobicisi akredite olmuş durumda… Oybirliği kuralı tek bir petrol üreticisi ülkeye veto gücü veriyor ve ilginçtir ki art arda üç COP toplantısı fosil yakıtla iç içe geçmiş ekonomilerin kentlerinde toplandı… Dubai, Bakü, şimdi de Antalya.
Bu toplantının önemini ve ikiyüzlülüğünü anlamak için otuz bir yıla kısaca bakalım: Süreç 1997’de Kyoto’yla başladı ve sanayileşmiş ülkelere bağlayıcı ama eksik bir yükümlülük getirdi; 2015’te Paris bu bağlayıcılığı gönüllü ulusal beyanlara devretti; 2023’te Dubai ilk kez “fosil yakıtlardan uzaklaşma” ifadesini metne soktu; 2025’te Belém’de ise tarihte ilk kez resmi bir COP metnine “1,5 °C sınırının büyük olasılıkla aşılacağı” yazıldı. COP31 otuz yıllık sürecin kendi koyduğu sınırı artık tutamadığının itirafı olan bu açıklamanın hemen ardından toplanıyor. Bu itiraf, sistemin kendi öncelikleri ile bu ekolojik yok oluşa çare olamayacaklarının ve çözüm için meşruiyetlerini kaybettiklerinin en kesin ifadesidir.
Dünya ve Türkiye mimarları ve plancıları olarak görevimiz, iklim müzakerelerinin artık yapılı çevreyi merkeze alması gerektiğini hatırlatmak ve bu amansız gidişe bir son verilmesi çağrısını çok daha kuvvetli yapmak olmalıdır. Ancak yaşanan krizi asıl adıyla anmadan ekolojik yok oluşa ve iklim değişikliğine dair söz söylenemez, çünkü yapılı çevre de aynı kapitalist büyüme mantığının en somut mekânsal halidir.
Zirvenin “Net 0” emisyon hedefi için bir sektörün ya da ülkenin saldığı sera gazı miktarı ile atmosferden geri çektiği miktarın birbirini dengelemesi, yani atmosfere net bir ekleme yapılmaması durumudur. Küresel ölçekte ise, Paris Anlaşması’nın 1,5 °C hedefiyle uyumlu olabilmek için 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşılması anlamına geliyor. Oysaki bu hedef için 2030’a kadar ise yüzde 56 azalma gerektiriyor. Hedefle gerçek arasındaki bu makas, sözün uygulamaya dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunu da meslek örgütlerinin önüne koyuyor.
Ve bu makas, COP’un kendi meşruiyet krizinden bağımsız değil: Transparency International’a göre Forbes Global 2000 şirketlerinin üçte ikisinin Net 0 hedefi var, ama yalnızca yüzde 7’si asgari bütünlük standardını karşılıyor; Coca-Cola’nın COP27 sponsorluğu “yeşil aklamanın tanımı” diye eleştirilmişti, çünkü sponsorların yüzde 90’ının fosil yakıt bağlantısı çıkmıştı. Zirveler, gerçek çözüm üretmek yerine karbon kredisi ve “Net 0” etiketi satan bir ticaret fuarına dönüşüyor. TMMOB bünyesindeki Meteoroloji Mühendisleri Odası da benzer bir teşhis koyup iklim tartışmalarının Kyoto’dan bu yana finansallaştırıldığını, Meclis’teki İklim Kanunu Teklifinin de ticari bir araca dönüşeceğini söylüyor.
Türkiye de bu zirveye ciddi bir somut bir maliyetle katlanıyor: COP31’in yaklaşık 1 milyar dolara mal olması bekleniyor, Antalya’da EXPO alanının karşısındaki 300 dönümlük tarım arazisi otoparka dönüştürülüyor, Aksu’da 64 bin metrekarelik arazi acele kamulaştırıldı ve Serik’teki bir mermer ocağının genişletilmesi Antalya’nın su varlığının yüzde 7’sini besleyen karstik dağları tehdit ediyor. Bu, aslında son yirmi yılın büyük örüntüsünün küçük bir kesiti: 2004’ten 2024’e tarım arazimiz 26,5 milyon hektardan 24 milyon hektara indi, TOKİ 2001 -2019 arasında 848 bin konut üretimi başlattı, Kazdağları çevresinde 279 maden ruhsatı verildi, Kanal İstanbul ise 13 milyon metrekare ormanı ortadan kaldırıyor. İnşaat ve madencilik sektörü, ekolojik rezervlerin, ormanların, derelerin, sulak alanların, su havzalarının, kıyıların kısacası doğal tüm kaynaklarımızın ve tarımın yok oluşu pahasına, son yirmi yıl boyunca Türkiye’nin büyüme motoru oldu.
1950’de nüfusun yüzde 28,5’i kentteyken bugün bu oran yüzde 77,5’e çıktı ve kentleşme büyük ölçüde plansız ilerledi: 1984’ten bu yana 13 kez imar affı çıkarıldı, 2018’deki son “İmar Barışı” tek başına 7 milyondan fazla kaçak yapıyı yasallaştırdı. Mimarlar Odası, Ocak 2025’te yeni bir imar affı teklifine karşı çıkarken bunu hatırlattı: 1999 Marmara ve 2023 Kahramanmaraş depremlerinde yıkılan yapıların çoğu geçmiş af dönemlerinde yasallaşmış kaçak yapılardı. Aynı mantığın en taze örneğini şimdi kıyılarımızda özellikle de zirvenin yapılacağı Antalya kıyılarında görüyoruz. “0 atık” hedefiyle övünen Türkiye 2025’te AB’den 503 bin, İngiltere’den 139 bin ton plastik atık ithal etti ve sonuçta Akdeniz’de mikro plastik kirliliği 2018’den 2026’ya 66 kat arttı, Alanya kıyılarında kilometrekare başına 7,9 milyon parçacık ölçüldü.
Bu yaman çelişki her alanda derinleşiyor: Kömür madenciliği için zeytinliklerin talan edilmesini protesto eden aktivist Esra Işık aylarca tutuklu kaldı, NATO zirvesi öncesinde de TEMA gönüllülerinin aralarında olduğu 668 kişi gözaltına alındı. İstanbul’un bu sıkışık dokusu içinde tarih ve kültür mirası Gezi Parkı korudukları için kent savunucusu insanlar yıllardır tutsak… Tam da bu yüzden, Antalya’da COP31’in yanı başında resmi zirvenin dışında bırakılan sesleri biraraya getirmek için “Halkların İklim Zirvesi” toplanacak. Bu ikili yapı bizce mimarlığın nerede duracağı sorusunu keskinleştiriyor; devletlerin ve şirketlerin vitrininde sessiz bir izleyici mi olacağız; yoksa yapılı çevrenin siyasi ve ekolojik bedelini adıyla anan eleştirel bir taraf mı?
Otuz bir yıl önce Berlin’de başlayan bu süreç, bugün kendi hedeflerini yerine getiremediği gibi sınırları da aştığını itiraf eden bir noktaya geldi. İşimiz bu zirveye taraf olmak değil, sözünü ve fiilini yan yana koyup elektrifikasyon hedefi açıklayıp kömüre alım garantisi veren, iklim adaletinden söz edip çevre savunucusunu hapiste tutan, denizi kurtaracağını söyleyip aynı kıyıyı çöplüğe çeviren bu ikiyüzlülüğü adıyla, rakamıyla, yeriyle teşhir etmek. Eleştirileri derleyip toparlamak, bizce masaya oturmaktan daha dürüst bir mesleki tavır; bunu yapmazsak, önümüzdeki yirmi beş yılın binaları, kentleri ve mimarlığı hakkındaki kararlar bizim adımıza başkaları tarafından alınmaya devam edecek.
Hepimize kolay gelsin…
Bu icerik 37 defa görüntülenmiştir.