448
MART-NİSAN 2026
 
MİMARLIK'tan

  • Giriş
    Dosya Editörü: Ayşen Ciravoğlu



KÜNYE
DOSYA: KRİZLER KARŞISINDA MİMARLIK VE EĞİTİMİ

Mimarlığın Kapsayıcılık Meselesi: Çifte Yaşlanma, Mekânsal Adalet ve Eğitim

Göksenin İnalhan, Doç. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü

“Krizler Karşısında Mimarlık ve Eğitimi” dosyasının bu yazısında, mimarlığın hangi beden ve yaşam döngüsü varsayımları üzerinden kurulduğu eleştirilirken afetlerin eşitsizlik üretmekten çok, gündelik hayatta üretilmiş mekânsal dışlanmaları görünür kıldığı ileri sürülüyor. Bu çerçevede yazar, engellilik ve yaşlanmayı yapılı çevrenin adalet kapasitesini test eden temel göstergeler olarak ele alıyor; kapsayıcılığın mimarlık eğitimiyle bütünleşmiş, kurucu bir ilke olması gerektiğinin altını çiziyor.

Krizler çağında mimarlık çoğu zaman deprem, sel, yangın, barınma krizi ya da iklim değişikliğinin etkileri üzerinden tartışılmaktadır. Oysa bu başlıkların altında, çoğu kez görünmez kalan daha temel bir soru vardır: Yapılı çevre gerçekte kimi varsayarak kurulmaktadır? Bu soru, erişilebilirlik tartışmasının dar bir uzantısı değil, mimarlığın krizler karşısındaki etik, toplumsal ve pedagojik konumunu belirleyen kurucu sorulardan biridir. Çünkü yapılı çevre yalnızca teknik çözümlerin toplamı değil; belirli bedenleri ve belirli yaşam biçimlerini kolaylaştıran, başkalarını ise zorlaştıran bir düzenleme rejimidir. [1]

Afet literatürü uzun süredir tüm doğal tehlikelerin afetlere dönüşmediğini göstermektedir; afet, tehlikeye maruziyetin ve kırılganlığın belirli sosyal ve mekânsal koşullarda kesişmesiyle ortaya çıkar. [2]  Bu nedenle afetler doğrudan eşitsizlik üretmekten çok, gündelik hayatta üretilmiş eşitsizlikleri görünür kılan olaylardır. Kriz anında ölümcül hale gelen birçok eksiklik, normal zamanda sıradan kabul edilen mekânsal kararlardan ibarettir: erişilemeyen kaldırımlar, yönlendirmesi zayıf kamusal yapılar, asansörsüz apartmanlar, bakım ihtiyacını tamamen özel alana iten konut kurguları, hız odaklı ulaşım sistemleri. Dolayısıyla krizler karşısında mimarlık sorusunu yalnızca “dayanıklı yapı nasıl üretilir?” diye kurmak yetersizdir; asıl soru, “hangi beden için, hangi yaşam döngüsü için, hangi kullanıcı tahayyülüyle tasarlanır?” olmalıdır. [3]

Tam bu noktada mimarlığın çoğu zaman görünmez kalan varsayımı ortaya çıkar: normatif beden. Bu beden gençtir, hızlıdır, bağımsızdır, engelsizdir ve bakım ihtiyacını yapılı çevrenin kurucu verilerinden biri olarak görmez. Mimarlık ve planlama pratikleri çoğu zaman bu bedeni “ortalama kullanıcı” gibi nötr görünen kategoriler altında yeniden üretir. Oysa bu ortalama, gerçekte son derece seçici bir varsayımdır. Engellilik de bu nedenle bireysel bir eksiklik ya da bedensel yetersizlik olarak değil, beden ile çevre arasındaki uyumsuzluğun sonucu olarak okunmalıdır. İnsan hakları temelli ve sosyal model yaklaşımı, sorunu bedenden çok çevresel ve toplumsal düzenin örgütlenme biçimine yerleştirir. Böyle bakıldığında erişilebilirlik, bir nezaket göstergesi ya da sonradan eklenecek teknik bir ayrıntı değil; haklara erişimin mekânsal koşuludur. [4]

Bu bakış açısı, engellilerle yaşlıları tasarımın “özel kullanıcıları” olarak konumlandıran anlayışı da sarsar. Çünkü mesele yalnızca belirli grupların ihtiyaçlarını karşılamak değildir; mesele, yapılı çevrenin gerçekten ne kadar adil işlediğini anlamaktır. Bir kent en kırılgan kullanıcıları için çalışmıyorsa, aslında kimse için tam anlamıyla adil değildir. Krizler de tam burada öğretici olur: Bize yalnızca hangi yapıların ayakta kaldığını değil, hangi bedenlerin hareket edebildiğini, kimin kaçabildiğini, kimin yardım beklediğini ve kimin gündelik hayata geri dönebildiğini de gösterir. Bu nedenle krizler karşısında mimarlığın sorusu, güvenli yapı üretimi kadar adil ve kapsayıcı mekânsal düzen kurma sorusudur. Depreme dayanıklı ama erişilemez bir yapı, afet sonrası yaşamın yeniden kurulması açısından eksik kalır; fiziksel olarak ayakta duran ama yaşlı, engelli ya da bakım ihtiyacı olan kullanıcıları dışarıda bırakan bir çevre, kriz karşısında tam anlamıyla işlevli sayılamaz. Bu nedenle kapsayıcılık, afet gündeminin dışında kalan ikincil bir hassasiyet değil, krizler karşısında işleyen mimarlığın kurucu koşullarından biridir.

TÜRKİYE’DE YAKLAŞAN EŞİK: YAŞLANMA, YAPI STOKU VE ÇİFTE YAŞLANMA

Türkiye bağlamında bu tartışmayı daha da acil hale getiren unsur, yaşlanmanın artık ertelenebilir bir gelecek meselesi olmaktan çıkmış olmasıdır. TÜİK’in “İstatistiklerle Yaşlılar, 2025” verilerine göre, 65 yaş ve üzeri nüfus son beş yılda yüzde 20,5 artarak 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaşmış; yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükselmiştir. Aynı veri seti, bu oranın 2030’da yüzde 13,5’e, 2040’ta ise yüzde 17,9’a ulaşacağını öngörmektedir. Bu tablo, yaşlanmanın artık yalnızca sosyal politika ya da sağlık alanının konusu olmadığını; doğrudan konut, kamusal alan, ulaşım ve bakım altyapılarıyla ilişkili mekânsal bir mesele haline geldiğini göstermektedir. [5]

Bununla birlikte burada sıkça karşılaşılabilecek bir itirazı baştan kabul etmek gerekir: Yaşlanma yeni değildir. Bedenler de yapılar da her zaman yaşlanır. Bu nedenle, ilk bakışta bugün yaşanan durumun neden yeni bir kriz olarak ele alındığı sorgulanabilir. Krizi yaratan, yaşlanmanın belirli mekânsal ve toplumsal koşullar altında keskinleşmesidir.

Bu karşılaşmanın bugün kırılgan bir hal almasının arkasında, birbiriyle çakışan üç yapısal dönüşüm vardır. Birincisi, kentlerin giderek genç, hızlı ve engelsiz bir beden varsayımıyla standartlaşmasıdır. İkincisi, demografik yaşlanmanın ve engellilik deneyimlerinin niceliksel olarak artmasıdır. Üçüncüsü ise bakımın mahalle ve gündelik yaşamdan koparak giderek daha fazla kurumsallaşması ya da görünmez aile içi emeğe sıkışmasıdır. Bu üç dönüşüm aynı anda yaşandığında ortaya çıkan durum, basit bir demografik değişim değildir. [6] Yaşlanan bedenler, genç ve engelsiz kullanıcıyı esas alan, bakım kapasitesi zayıflamış mekânsal düzenlerle karşılaşmaktadır.

Bu noktada “çifte yaşlanma” kavramı önemli bir analitik araç sunar. Literatürde “çifte yaşlanma” (double ageing), nüfusun ve yapı stokunun eşzamanlı yaşlanmasını anlatmak için en yaygın biçimde kullanılan bir terimdir. Özellikle yüksek yoğunluklu kentlerde yaşlanan apartman dokuları ile bu dokular içinde yaşlanan nüfusun birlikte yarattığı sosyal ve maddi kırılganlık, bu başlık altında tartışılır. Hong Kong planlama literatüründe kavram, yaşlanan nüfus ile yaşlanan binaların birlikte yarattığı kırılganlıkların kamu politikası, konut ve bakım sistemleri üzerindeki baskısını anlatmak için kullanılmıştır. Benzer biçimde, yaşlı bireylerle yaşadıkları çevre arasındaki ilişkinin yalnızca fiziksel özelliklerle değil, gündelik güvenlik hissi, taşınma deneyimi, mahalle dönüşümü ve sosyal çevredeki değişimlerle de şekillendiği gösterilmiştir. [7]

Bu çerçeve önemli bir başlangıçtır; çünkü yaşlanan insanlar ile yaşlanan binaların ilişkisini görünür kılar. Ancak mimarlık açısından tek başına yeterli değildir. Sorun yalnızca yaşlanan yapı değildir; sorun, yaşlanan bedenlerin dönüşüm kapasitesi sınırlı mekânsal normlarla karşılaşmasıdır. Başka bir deyişle, fiziksel olarak eskimiş bir yapı kadar genç, hızlı ve bağımsız kullanıcıyı esas alan tasarım mantığı da belirleyicidir. Bu nedenle çifte yaşlanmayı yalnızca demografik ve fiziksel bir eşzamanlılık olarak değil, yaşlanan bedenlerle dönüşemeyen mekânsal düzenler arasındaki gerilimin yoğunlaştığı bir eşik olarak yeniden düşünmek gerekir. Böyle okunduğunda çifte yaşlanma, yaşlanmayı biyolojik bir süreç olmaktan çıkarıp mekânsal kırılganlık ve adalet meselesine dönüştürür.

Bu dönüşümü en çıplak haliyle konutta görmek mümkündür. Asansörsüz bir apartman, teknik bir eksiklikten ibaret değildir; yaşlanan bir kişi için bağımsız yaşamın sınırını belirleyebilir. Dar girişler, kot farkları, kesintili yaya aksları, erişilemeyen toplu taşıma bağlantıları ve bakım hizmetlerinden kopuk konut çevreleri, yaşlanmayı yönetilebilir bir yaşam evresi olmaktan çıkarıp kademeli bir dışlanmaya dönüştürür. Bu nedenle konut, yalnızca bir barınma birimi olarak değil, yaşam döngüsüne uyum sağlayabilen bir mekânsal altyapı olarak da ele alınmalıdır.

Burada bakım meselesi de belirleyicidir. Yaşlanma deneyimi yalnızca konutun fiziksel özellikleriyle değil, bakım ağlarının mekâna nasıl dağıldığıyla da şekillenir. Mahalle ölçeğinde erişilebilir hizmetlerin zayıflaması, gündelik ihtiyaçların konuta kapanması ve bakımın giderek daha fazla aile içi görünmez emek olarak örgütlenmesi, yaşlanmayı mekânsal bir yalnızlaşma sürecine dönüştürebilir. Bu nedenle çifte yaşlanma, yalnızca “eski bina + yaşlı nüfus” eşitliği değildir; bakım, bağımsızlık, hareketlilik ve toplumsal katılım arasındaki ilişkinin mekânda nasıl kurulduğunu da sorgulayan daha geniş bir çerçevedir.

Bu bağlamda yaşlanma, planlama ve tasarım için marjinal bir kullanıcı profili değil, zaman içinde herkesin temas etme ihtimali olan bir yaşam evresidir. Dolayısıyla yaşlanmaya duyarlı bir çevre üretmek, belirli bir gruba yönelik bir iyileştirme değil; yapılı çevreyi yaşam döngüsü perspektifiyle yeniden kurma meselesidir. Kapsayıcı tasarımın burada sunduğu imkan, tekil çözümler önermekten çok, başlangıç varsayımlarını dönüştürmesidir: tek bir ortalama kullanıcı için değil, çeşitlenen ve zaman içinde değişen kullanıcılar için düşünmek. Kriz anı bu kırılganlığı yaratmaz; yalnızca onu büyüterek görünür kılar. Çifte yaşlanma, afet anında değil, gündelik hayatta başlar.

MİMARLIK EĞİTİMİ: KAPSAYICILIK DERS Mİ, KURUCU İLKE Mİ?

Bu noktada soru doğal olarak mimarlık eğitimine uzanır. Eğer krizler karşısında mimarlığı yeniden düşünmek gerekiyorsa, bunu yalnızca meslek pratiği üzerinden değil, bu pratiği üreten pedagojik çerçeve üzerinden de yapmak gerekir. MİMARLIK dergisinde son dönemde açılan tartışmalar, mimarlık eğitiminin nicel büyüme karşısında nitelik, yeterlilik, eğitim ortamı ve küresel krizlere yanıt verecek sorumlulukla yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu tartışmayı tamamlayan kritik soru şudur: Eğer yapılı çevre hâlâ normatif bedene göre kuruluyorsa, mimarlık eğitimi bu varsayımı gerçekten sorguluyor mu? [8]

Türkiye’de erişilebilirlik ve kapsayıcı tasarım konularının mimarlık eğitimindeki yeri, uzun süredir tartışmalı bir eşik oluşturmaktadır. Bir yandan bu alanın müfredata girmesinin zorunlu olduğu açıktır; öte yandan ders planlarının yoğunluğu, uzmanlık eksikliği, yönetimsel kısıtlılıklar ve stüdyo merkezli pedagojik yapı nedeniyle bu konular çoğu zaman tali ya da sonradan eklenen başlıklar olarak kalmaktadır. Ders ve eğitim değerlendirmelerinde de dikkat çekildiği gibi, kapsayıcı tasarım mimarlık bölümlerindeki diğer derslerden izole, görece marjinal ve kimi zaman “ütopik” bir konu gibi algılanabilmektedir; hatta “herkes zaten evrensel tasarım uzmanı olmayacak” türünden itirazlarla karşılaşılabilmektedir. Buna rağmen, erişilebilirlik yalnızca bir uzmanlık konusu değil, tasarımcının sağduyuyla sorgulaması gereken temel bir davranış biçimi olarak da düşünülmelidir. [9]

Buradaki temel sorun, kapsayıcılığın çoğu zaman ya ayrı bir uzmanlık dersi olarak ya da mevzuat bilgisine indirgenmiş teknik bir içerik olarak ele alınmasıdır. Oysa mimarlık eğitiminin pedagojik modeli, bilimsel / teorik bilgi, çizim ve tasarım araçları ile stüdyo projelerinde bu bilgilerin kullanıcı ihtiyaçları doğrultusunda sentezlenmesine dayanır. Eğer erişilebilirlik ve kapsayıcılık bu sentezin içine erken aşamadan itibaren dahil edilemiyorsa, sonradan eklenen her bilgi uygulamada marjinalleşir. Bu nedenle mesele yalnızca “erişilebilirlik dersi var mı?” sorusu değildir; asıl mesele, öğrencinin tasarım problemine başlarken kimi kullanıcı olarak varsaydığıdır.

Bu noktada kapsayıcı tasarım öğretiminde kullanılan iki stratejiyi ayırt etmek yararlıdır: “enjeksiyon” ve “infüzyon” stratejileri. Welch ve Jones’a dayanan çerçevede, enjeksiyon stratejileri kapsayıcı tasarımı tek bir derste, kısa süreli bir atölyede ya da bağımsız bir modül içinde ele alırken; infüzyon stratejileri bu konunun proje stüdyolarına, teorik derslere ve tasarım sürecinin geneline zamana yayılarak entegre edilmesini ifade eder. İlk yaklaşım görünürlük ve farkındalık üretir; ikincisi ise düşünme biçimini dönüştürme potansiyeli taşır. Mimarlık eğitiminin bugün ihtiyaç duyduğu şey tam da budur: kapsayıcılığı bir “enjeksiyon” olarak değil, müfredata nüfuz eden bir “infüzyon” mantığıyla ele almak. [10]

Ruth Morrow’un koordinasyonunda hazırlanan CEBE raporu bu sorunu yirmi yılı aşkın süre önce son derece açık biçimde teşhis etmişti. Rapor, kapsayıcı tasarım öğretiminin yapılı çevre eğitiminde “add-on” (eklenti) olarak değil, entegre bir parça olarak ele alınması gerektiğini savunur ve bunun nedenlerini ahlaki, sürdürülebilirlik temelli, profesyonel, ekonomik ve yasal argümanlar üzerinden kurar. Morrow raporunun bugün hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de budur: kapsayıcı tasarım öğretimini yalnızca teknik bilgi aktarımı olarak değil, yapılı çevre eğitimini yeniden çerçeveleyen bir düşünme biçimi olarak ele almasıdır. Raporun sunduğu çerçeve, ders içeriği kadar dersin bağlamına da odaklanır; öğrencinin farklı kullanıcı gruplarıyla doğrudan temas etmesini, nicel ve nitel veriyi birlikte kullanmasını, temsil araçlarını kapsayıcı biçimde geliştirmesini ve kapsayıcı tasarımı hem teorik hem de pratik bir sorgulama alanı olarak kavramasını önerir. [11]

Birleşik Krallık’ta faaliyet gösteren İnşaat Endüstrisi Konseyi (Construction Industry Council, CIC) tarafından yayımlanan İnşaat Endüstrisi Konseyi Öğretme ve Öğrenme Rehberi’nde (CIC Teaching and Learning Briefing Guide) aynı hat güçlendirilir. Rehber, kapsayıcı çevrenin toplumsal, ekonomik ve çevresel içerme hedefleriyle doğrudan ilişkili olduğunu; tüm yapılı çevre profesyonellerinin bu konuda temel bilgi ve becerilerle mezun olması gerektiğini savunur. Amaç, kapsayıcı tasarımı yalnızca belirli kullanıcı gruplarına yönelik “özel çözüm” üretme alanı olarak öğretmek değil; herkes için daha iyi işleyen bir çevre üretmenin temel yolu olarak kavratmaktır. Bu yaklaşım, yalnızca yeni bir içerik eklemek anlamına gelmez; stüdyo kültürünü, kullanıcı senaryolarını, temsil araçlarını, değerlendirme ölçütlerini ve pedagojik dili dönüştürmek anlamına gelir. [12]

Sorun tam da burada düğümlenmektedir. Öğrenci erişilebilirlik standartlarını öğrenebilir; ancak eğer stüdyo hâlâ genç, hızlı ve engelsiz kullanıcıları varsayarak kurgulanıyorsa, bu bilgi tasarım kararlarının merkezine yerleşmez. Kapsayıcılık, yalnızca yapı fiziği ya da mevzuat bilgisinin bir parçası olarak kaldığında, proje başlangıcını belirleyen temel soruları dönüştüremez. Oysa asıl dönüşüm, öğrencinin her ölçekte şu soruyu sormasıyla başlar: Bu mekân gerçekten kim için çalışıyor? Bu soru sorulmadan ne çifte yaşlanma meselesi anlaşılabilir ne de krizler karşısında daha adil bir mimarlık kurulabilir.

Bu nedenle erişilebilirlik ve kapsayıcı tasarım mimarlık eğitiminde ayrı bir ders olarak kalmamalı; tüm müfredatın içinden geçen kurucu bir ilke haline gelmelidir. Konut stüdyolarında yaşlanma ve bakım meselesi kurucu veri olmalı; kamusal alan tasarımlarında farklı bedenlerin hareket, yön bulma ve kullanım deneyimleri başlangıç noktası sayılmalı; temsil araçları yalnızca normatif kullanıcıyı değil, toplumsal çeşitliliği de görünür kılmalı; jüri dili ise kapsayıcılığı “ekstra hassasiyet” değil, tasarım kalitesinin ölçütlerinden biri olarak ele almalıdır. Kısacası mesele, erişilebilirlik bilgisini müfredata eklemek değil; müfredatın kendisini kapsayıcı bir düşünme biçimiyle yeniden kurmaktır.

Krizler çağında mimarlık eğitimi, yalnızca hangi yapının ayakta kaldığını değil, hangi bedenlerin mekânda kalabildiğini de düşünmek zorundadır. Türkiye’de yaşlanma, yapı stokunun niteliği ve afet kırılganlığı birlikte düşünüldüğünde, bu artık ertelenebilir bir pedagojik tercih değil, doğrudan mesleki sorumluluk meselesidir.

NOTLAR

[1] Lefebvre’in mekânın toplumsal üretimine ilişkin yaklaşımı, mekânı nötr bir arka plan olarak değil, toplumsal ilişkilerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir düzlem olarak kavramayı mümkün kılar: Lefebvre, H., 1991, The Production of Space, D. Nicholson-Smith (çev.), Blackwell.

[2] International Federation of Red Cross and Red Crescent Societies, 2020/2021, World Disasters Report 2020, Türkiye Kızılay Derneği (çev.), Türkiye Kızılay Derneği.

[3] Afetlerin gündelik hayatta üretilmiş kırılganlıkları görünür kılması ve yaşlılık deneyiminin toplumsal tahayyüller ile gündelik pratikler içinde şekillenmesi için bkz. İnalhan, G., 2021, Aralık 10–11, Erişilebilirlik ve Afet, Konferans Bildirisi, Acil Durum Erişilebilirliği: Standart Ölçütlerinin Geliştirilmesi Çevrimiçi Çalıştayı, T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı; YADA, 2019, Türkiye’de Yaşlılık Tahayyülleri ve Pratikleri Araştırması (AgeSA desteğiyle), İstanbul, Yaşama Dair Vakıf Yayınları.

[4] İnalhan, G., 2018, “Engelsiz Kent, Engelsiz Haklar”, Şehir & Toplum, sayı:11, ss.7–18.

[5] Türkiye İstatistik Kurumu, 2026, Mart 12, “İstatistiklerle yaşlılar”, 2025. (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58231). [Erişim: 13.04.2026]

[6] Yaşlanmanın Türkiye bağlamında eşitsizlik ve bakım rejimleriyle ilişkisi için bkz. Arun, Ö., 2016, “Çağdaş Türkiye’de yaşlılık ve eşitsizlik”, Mediterranean Journal of Humanities, cilt:2, sayı:6, ss.29–48; Arun, Ö. (ed.), 2018, Yaşlanmayı Aşmak, Phoenix.

[7] Çevresel gerontoloji ve “double ageing” literatürü için bkz. Lawton, M. P.; Nahemow, L. , 1973, “Ecology and the aging process”, The Psychology of Adult Development and Aging, C. Eisdorfer (ed.), M. P. Lawton (ed.), American Psychological Association, ss.619–674.; Milligan, C., 2009, There’s No Place Like Home: Place and Care in an Ageing Society, Ashgate; Lee, K.; Ling, K. K., 2019, “Tackling Double-Ageing with Double Smart”, Planning and Development, sayı:33, ss.4–21; Yu, J.; Rosenberg, M. W., 2020, “Aging and the changing urban environment: The relationship between older people and the living environment in post-reform Beijing, China”, Urban Geography, cilt:1, sayı:41, ss.162–181.

[8] Hoşkara, Ş., 2025, “Mimarlık Eğitimi ile ilgili Notlar”, Mimarlık, sayı:446, ss.8–9; Yorgancıoğlu, D., 2025, “Afetler Karşısında Mimarlık ve Eğitimi’ Temalı 13. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’ndan (MEKXIII) Türkiye’de Mimarlık Mesleği ve Mimarlık Eğitimine Bakış”, Mimarlık, sayı:446, ss.18–23.

[9] Welch ve Jones’un (2001, aktaran Tauke, Basnak ve Weidemann, 2015) sınıflandırmasına göre, kapsayıcı tasarım öğretiminde “enjeksiyon” ve “infüzyon” stratejileri ayırt edilmektedir: Tauke, B.; Basnak, M.; Weidemann, S., 2015, “Universal design in architectural education”, Proceedings of the 3rd International Conference for Design Education Researchers Vol. 2, R. Vande Zande (ed.), E. Bohemia (ed.), I. Digranes (ed.), Aalto University School of Arts, Design and Architecture, ss.682–694.

[10] Tauke, B.; Basnak, M.; Weidemann, S., 2015.

[11] Morrow, R. (ed.), 2002, Building and sustaining a learning environment for inclusive design: A framework for teaching inclusive design within built environment courses in the UK, CEBE.

[12] Construction Industry Council, 2017, Teaching and learning briefing guide: Bringing inclusive design into built environment education, CIC.

Bu icerik 13 defa görüntülenmiştir.