DOSYA: KRİZLER KARŞISINDA MİMARLIK VE EĞİTİMİ
Çoklu Krizler, Afet ve Kırılganlık: Mimarlık ve Mimarlık Eğitimi için Yeni Bir Paradigma
Hülya Turgut, Prof. Dr., Özyeğin Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi; Şebnem Önal Hoşkara,
Prof. Dr., RWTH Aachen University (Misafir Araştırmacı) ve Beykoz Üniversitesi Mimarlık Bölümü (Doğu Akdeniz Üniversitesi izinli)
“Krizler Karşısında Mimarlık ve Eğitimi” dosyasının bu yazısında kentler, hem krizlerin üretildiği hem de en yoğun hissedildiği mekânlar olarak ele alınıyor. Bu bağlamda mimarlığın temel görevini sorgulayan yazarlar, çoklu krizlerin etkisiyle ulaştığımız bu eşikte, mimarlığın kendi sorumluluğunu, bilgisini ve geleceğini yeniden kurabilmesi gerekliliğinin altını çiziyor. Bunun için afetlerin mimarlık eğitiminin merkezine yerleşmesinin önemi vurgulanarak daha açık uçlu, katılımcı ve çok disiplinli bir mimarlık eğitim sistemi geliştirilmesi öneriliyor.
21. yüzyıl kentleri, birbirini tetikleyen ve giderek derinleşen çok katmanlı krizler altında varlığını sürdürmektedir. İklim değişikliği, doğal afetler, sosyoekonomik eşitsizlikler, biyoçeşitlilik kaybı, savaşlar ve zorunlu göç, enerji ve gıda güvensizliği, halk sağlığı ve barınma sorunları gibi dinamikler, hem küresel hem yerel ölçekte kırılganlıkları artırmaktadır.
Bu durum, yalnızca tekil krizleri değil, bu krizlerin birbirini güçlendirerek oluşturduğu ‘çoklu kriz’ (polycrisis) olgusunu tartışmayı gerekli kılmaktadır. Kavram, Edgar Morin tarafından ortaya atılmış [1], daha sonra 2023 Davos Zirvesi'nde Adam Tooze ile güncel tartışmalarda yeniden öne çıkmıştır [2]. Çoklu kriz, farklı alanlardaki krizlerin eşzamanlı olarak ortaya çıkarak toplam etkilerinin ötesinde sonuçlar üretmesini ifade eder ve bu nedenle indirgemeci yaklaşımların yetersizliğine işaret eder.
Çoklu krizin “küresel sistemdeki krizlerin nedensel biçimde birbirine dolanarak insanlığın geleceğini sistematik biçimde tehdit ettiği bir durum” olarak tanımlandığı Dünya Ekonomik Forumu 2023’te belirtildiği üzere [3], bu krizler “biraraya geldiklerinde tekil etkileri, çoklu krizlerin toplamından daha yıkıcı sonuçlar doğurmakta” ve “insanlığın geleceğini sistemik olarak tehdit etmektedir” [4]. Bu söylemi destekleyen şekliyle, Dünya Ekonomik Forumu Küresel Riskler Raporu 2025’te de [5], sistemik risklerin daha da karmaşık bir hal aldığı ve bu riskleri değerlendirmek için bütüncül, disiplinlerarası çerçevelere ihtiyaç duyulduğu kaydedilmektedir. Böylece krizlerin birbirine eklemlendiği ve etkilerinin öngörülemez biçimlerde çarpan etkisi yarattığı bu yeni çağda, çoklu kriz söyleminin hem akademik hem de politika alanında giderek daha merkezi bir konum kazanmakta olduğunu söylemek mümkündür.
Bu bağlamda kentler hem krizlerin üretildiği hem de en yoğun hissedildiği mekânlar olarak öne çıkmaktadır. Altyapı yetersizlikleri, kırılgan yapı stoku, yoğun yapılaşma ve mekânsal eşitsizlikler, kentleri çoklu krizlerin en hassas alanları haline getirmektedir. Bu durum, “kentsel çoklu kriz” (urban polycrisis) kavramını, fiziksel olduğu kadar toplumsal ve ekolojik boyutları içeren bütüncül bir çerçeve olarak önemli kılmaktadır.
Kentlerin bu kırılganlığı mimarlık pratiğini doğrudan etkilemektedir. Mimarlık, yalnızca yapı üretimi değil, mekânın toplumsal, çevresel ve kültürel boyutlarını birlikte ele alan bir disiplindir. Ancak uygulamada çoğu zaman teknik çözümlerle sınırlı kalınmakta; krizlerin ürettiği mekânsal ve toplumsal dönüşümler yeterince bütüncül biçimde ele alınamamaktadır.
Çoklu krizler çağında afetleri yeniden düşünmek, yalnızca afet sonrası müdahaleyi değil, riskin nasıl üretildiğini ve kimleri nasıl etkilediğini sorgulamayı gerektirir. Bu çerçevede mimarlık, yaşam çevresinin güvenliği, adaleti ve dayanıklılığıyla ilişkili bir kamusal sorumluluk alanı olarak yeniden konumlanmalıdır. Bu dönüşüm, mimarlık eğitiminin de sistemsel düşünme becerisi yüksek, etik ve ekolojik farkındalığa sahip bireyler yetiştirecek biçimde yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye, aktif deprem kuşakları, iklim temelli afetler ve hızlı kentleşmenin yarattığı kırılganlıklarla çoklu krizlerin yoğun biçimde deneyimlendiği bir bağlam sunmaktadır. Bu durum, mimarlık pratiği ve eğitimi açısından afetlere duyarlı, yerel bağlamı gözeten ve toplumsal dayanıklılığı önceleyen yaklaşımların önemini artırmaktadır.
Bu çalışma, 13. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı “Krizler Karşısında Mimarlık” Çalışma Grubu [6] kapsamında geliştirilen çerçeveye dayanarak şu soruya odaklanmaktadır: “Çoklu kriz çağında afetler nasıl yeniden anlamlandırılmalı ve mimarlık ile mimarlık eğitimi bu dönüşüme nasıl yanıt vermelidir?”
KÜRESEL ÇOKLU KRİZLER ORTAMINDA DOĞAL AFETLER
‘Doğal afet’ kavramı uzun süredir tartışmalı bir zemin üzerinde durmaktadır. Afet araştırmacıları, felaketin doğanın değil, toplumsal yapıların ve politikaların bir ürünü olduğunu ısrarla vurgulamaktadır. Bu yaklaşımdan bakıldığında, bir depremin yıkıma dönüşmesi; imar politikalarının niteliği, yapı denetim sistemlerinin işlevselliği, kentsel yoksulluk ve kırılgan altyapı ile doğrudan ilişkilidir. Çoklu kriz kuramı bu tartışmayı yeni bir boyuta taşımakta; doğal afetlerin hem daha sık hem de daha yıkıcı hale gelmesinin ardında yatan yapısal nedenleri sistemik bir perspektifle açıklamaktadır.
Depremler, kasırgalar, seller, orman yangınları, tsunamiler ve volkanik patlamalar gibi doğal afetler, insanlık tarihinin kaçınılmaz olarak karşılaştığı olgulardır. Ancak küresel çoklu kriz bağlamında bu afetler artık yalnızca tekil olaylar değil; diğer krizlerle etkileşime giren ve çarpan etkisi yaratan sistemsel unsurlar haline gelmiştir. İklim kaynaklı afetler (sıcak hava dalgaları, fırtınalar, seller) yerinden edilmeyi hızlandırmakta; bu durum barınma krizini derinleştirirken güvencesiz ve riskli yerleşim biçimlerini yaygınlaştırarak yeni afet riskleri üretmektedir. Öte yandan depremler gibi doğrudan iklimle ilişkili olmayan afetler de halihazırda kırılgan olan sosyal ve ekonomik sistemleri derinleştirmektedir. Böylece afet, yalnızca bir “an” olmaktan çıkarak uzun süreli, katmanlı ve döngüsel bir kırılganlık sürecine dönüşmektedir. Bu durum, mimarlık ve planlama disiplinlerinin yalnızca fiziksel iyileştirmeye odaklanan alanlar olmaktan çıkıp, risk ve kırılganlık üreten yapısal koşulları sorgulayan disiplinler haline gelmesini zorunlu kılmaktadır. Tablo 1’de doğal afetlerin diğer krizlerle etkileşimi özetlenmektedir.
2024 yılında doğal afetler ve şiddetli hava olayları dünya genelinde yaklaşık 320 milyar dolarlık ekonomik kayba yol açmıştır [7]. 6 Şubat 2023’te meydana gelen ve Türkiye’de 53.000’den fazla insanın yaşamını yitirdiği Kahramanmaraş merkezli depremler ile aynı yıl Los Angeles’ta yaşanan büyük yangınların yüz milyarlarca doları aşan zararı, afetlerin küresel ölçekte ne denli büyük bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir [8]. Öte yandan afetlerin sayısında da artış gözlenmekte; acil durumlar ve krizler küresel ölçekte yükselen bir eğilim izlemektedir.
Çoklu kriz tartışmasının odağında, afetlerin sıklığını ve şiddetini artıran insan kaynaklı iklim değişikliği bulunmaktadır. Araştırmalar, iklim krizine verilen yavaş tepkinin de krizin bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır [9]. Bu bağlamda geleneksel risk yaklaşımı yetersiz kalmakta; bunun yerine, birden fazla etkileşimli tehlikeyi ve kırılganlık koşulunu birlikte ele alan “sistemik risk” yaklaşımı öne çıkmaktadır [10]. Türkiye gibi ülkelerde iklim değişikliği, kuraklıklar, seller ve aşırı hava olaylarını artırırken, iklim kaynaklı göç ve doğal kaynak baskısı kentlerde kontrolsüz yapılaşmayı tetikleyerek afet riskini dolaylı biçimde yükseltmektedir.
İklim değişikliğinin etkileri, kentler ve yerleşmeler açısından afet rejimini kökten dönüştürmektedir. IPCC Altıncı Değerlendirme Raporu, aşırı hava olaylarının sıklık ve şiddet bakımından arttığını ve eşzamanlı / bileşik afetlerin afet yönetimini daha karmaşık hale getirdiğini ortaya koymaktadır [11]. Bu durum afetleri istisnai olaylar olmaktan çıkararak süreğen risk rejimlerinin bir parçası haline getirmektedir. UN-Habitat’ın Dünya Şehirler Raporu ise, kent nüfusları artarken düşük gelirli grupların afetlerden orantısız biçimde etkilendiğini vurgulamaktadır [12]. Sağlıksız konut stoku, altyapı eşitsizlikleri, enformel yapılaşma ve kamusal yatırım eksikliği, tehlikelerin afete dönüşmesinde belirleyici rol oynamaktadır.
Tablodan da izlenebileceği gibi, doğal afetler hiçbir zaman diğer krizlerden izole değildir; mevcut kırılganlıkları derinleştirir ve krizler arası etkileşimleri güçlendirir. Bu bağlamda afetler, yalnızca tekil yıkım anları değil; birbirini tetikleyen ve mevcut kırılganlıkları artıran sistemsel süreçler olarak ortaya çıkmaktadır. Afetler bir yandan ekonomik, toplumsal ve mekânsal krizleri başlatan eşikler oluştururken, diğer yandan var olan yapısal sorunları ağırlaştıran bir çarpan etkisi yaratmaktadır. Bu nedenle afetler hem tetikleyici hem de artırıcı rolleriyle, süreğen ve döngüsel bir kırılganlık rejiminin temel bileşenlerinden biri haline gelmektedir.
Bütün bu tartışmalar, küresel çoklu krizler çağında doğal afetlerin - özellikle depremlerin - mimarlık ve mekânsal planlama bağlamında yeniden ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Nitekim Uluslararası Şehir ve Bölge Plancıları Birliği’nin (ISOCARP) 2023 yılında yayımladığı “Afet Öncesi ve Sonrası Planlama” başlıklı pozisyon belgesinde de vurgulandığı üzere, afet öncesi hazırlık ve planlama süreçleri, afet sonrası toparlanma kapasitesinin güçlendirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. [13]
DEPREMLER KARŞISINDA MİMARLIK MESLEĞİNİN YENİDEN SORGULANMASI
Mimarlık meslek pratiğini en çıplak biçimde sorgulayan afetlerden biri olan depremler, mimarlığın temel varsayımlarını sarsan hem fiziksel hem düşünsel kırılmalardır. Bir yapının, kentin veya topluluğun sürekliliğini aniden kesintiye uğratarak mimarlığın asli sorularını yeniden gündeme taşır: “Mekân nedir?”, “Dayanıklılık neyi temsil eder?”, “Kime ve neye hizmet ederiz?”
Depremler, teknik bilgi ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi görünür kılar. Yıkım çoğu zaman doğanın değil, mimari ve kentsel kararların sonucudur. Bu durum, mimarlığın yalnızca biçimsel değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve etik bir üretim olduğunu hatırlatır. Görünmezleşen yapısal zafiyetler - planlama eksiklikleri, denetimsizlik ve eşitsiz mekânsal dağılım - deprem anında açığa çıkar. Bu nedenle depremler, mimarlık düşüncesinde “epistemik kırılma anları” olarak okunabilir
Depremde yıkılan yalnızca bina değildir; tasarım kararları, uygulama süreçleri, mevzuat kültürü, denetim mekanizmaları ve mesleki etik de çöker. 2023 Türkiye - Suriye depremleri, felaketin yalnızca sarsıntının büyüklüğünden değil, yapı kalitesi, malzeme yetersizliği, mevzuata uyumsuzluk ve inşaat sürecindeki kısayollardan kaynaklandığını açıkça göstermiştir. Bu durum, mimarlığı yalnızca “tasarım üretimi” ile sınırlayan yaklaşımın yetersizliğini ortaya koyar. Afet bağlamında mimarlık; yer seçimi, zemin bilgisi, yapı sistemi, malzeme seçimi, taşıyıcı sistem kurgusu, denetim, mevzuat okuryazarlığı ve kamu yararı bilinci ile birlikte düşünülmelidir. Güvenlik, yalnızca taşıyıcı sisteme ait teknik bir mesele değil, tasarımın ayrılmaz bir parçasıdır. Depreme dayanıklı tasarım, mimari yaratıcılığın sınırı değil, onun etik koşuludur.
Bu çerçevede deprem, mimarlık pratiğinde dört temel sorgulamayı zorunlu kılar. İlk olarak, güvenlik ve estetik arasındaki yapay ayrımın terk edilmesi gerekir. Güvenlik, tasarıma sonradan eklenen bir unsur değil, mimarlığın kurucu bileşenidir. İkinci olarak, mimarın sorumluluğu proje teslimiyle sınırlı olmayıp kamusal sonuçları da kapsamalıdır. Taşıyıcı sistemden malzeme seçimine kadar her karar kamu yararı ile birlikte değerlendirilmelidir. Üçüncü olarak, yapı üretim sürecinin siyasal - ekonomik boyutu görünür kılınmalıdır; çünkü denetimsizlik, rant baskısı ve maliyet odaklı kararlar afet riskini artırmaktadır. Dördüncü olarak ise afet sonrası yeniden inşa süreçleri, yalnızca fiziksel onarım değil, daha güvenli, kapsayıcı ve adil yerleşimler üretme fırsatı olarak ele alınmalıdır.
Bu nedenle depremler, mimarlık pratiğini üçlü bir çerçevede yeniden tanımlar: afet öncesi önleme, afet anında yaşamsal güvenlik ve afet sonrası adil yeniden kurma. Bu bütüncül çerçeve kurulmadıkça mimarlık, reaktif ve parçalı kalmaya devam edecektir.
Afet / Deprem Sonrası Mimarlığın Dönüşen Epistemolojisi
Son yıllarda “dayanıklılık” (
resilience) kavramı afet söylemlerinin merkezine yerleşmiştir; ancak çoğu zaman bu kavram yalnızca teknik süreklilikle sınırlandırılmıştır. Oysa gerçek dayanıklılık, yapıların yanı sıra topluluk, hafıza ve aidiyet düzeyinde de kurulmalıdır. Antroposen çağda insan, artık yalnızca doğa içinde yaşayan bir varlık değil, gezegenin işleyişini etkileyen temel bir aktördür; bu nedenle sosyal ve ekolojik sistemler birlikte düşünülmelidir.
[14] (
Resim 3) Mimarlık mesleği bu çerçevede doğrudan merkezî bir konumdadır; çünkü mimarlık yalnızca bina üretmez, aynı zamanda enerji tüketimini, malzeme akışlarını, arazi kullanımını, su döngülerini, mikroiklimi, afet riskini, toplumsal eşitsizlikleri ve gündelik yaşam pratiklerini biçimlendirir.
Deprem sonrası süreçler, zamanın farklı katmanlarını açığa çıkarır: Ani yıkımın “şimdi”si, yas ve bellekle örülü “geçmiş” ve yeniden inşa için bekleyen “gelecek”. Mimarlık bu üç zaman boyutuyla eşzamanlı olarak ilişki kurmak zorundadır. Yeniden inşa yalnızca fiziksel bir onarım değil, aynı zamanda toplumsal bir iyileşme sürecidir. Bu noktada etik, yalnızca mesleki sorumluluk anlamında değil, birlikte yaşamanın koşullarını yeniden düşünme pratiği olarak ortaya çıkar. Deprem sonrasında mimarlık, barınma ihtiyacına cevap verirken aynı zamanda toplumsal ilişkilerin yeniden örülmesine aracılık eder. Geçici barınma alanları, yeni mahalle örgütlenmeleri ve ortak üretim süreçleri, mimarlığın sadece mekân üretmekle kalmayıp, yeni toplumsal formlar üretme gücünü de gösterir. Bu nedenle dayanıklılığın ötesine geçmek, teknik sağlamlıktan çok etik bir yeniden kurma pratiğini ima eder.
Çoklu kriz çağında mimarlık pratiği için iki temel paradigma yükselişe geçmektedir: uyum mimarisi ve çevrimsel tasarım. “Dayanıklılıktan uyuma geçiş” tartışmasında bazı araştırmacılar, uzun vadeli iklim değişikliğiyle başa çıkmak için yalnızca aşırı olaylardan kurtulmayı değil, başka bir işleyiş biçimine geçişi sağlayan köklü bir dönüşümü de kapsayan “uyum” yaklaşımının zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. [15]. Depremler mimarlık bilgisinin doğasını da sorgular. Afet sonrası dönemde bilgi üretimi yalnızca uzmanların tekelinde değildir; kullanıcıların deneyimleri, yerel bilgilerin aktarımı ve kolektif hafıza süreçleri mimari bilginin bir parçasına dönüşür. Bu durum, “refleksif mimarlık” olarak adlandırılabilecek yeni bir yaklaşımı gerekli kılar. Refleksif mimarlık, dışsal çözümler üretmekten çok, kendi varsayımlarını, üretim biçimlerini ve karar süreçlerini eleştirel biçimde gözden geçiren bir pratik olarak tanımlanabilir. Deprem sonrasında ortaya çıkan dayanışma ağları, alternatif tasarım kolektifleri ve katılımcı planlama deneyimleri, bu refleksif dönüşümün somut örnekleridir. Bu yaklaşım, mimarlığı bir ‘tasarım nesnesi’ üretmekten ziyade, bir ‘süreç’olarak kavrar. Kriz anında mimarlığın değeri, biçimsel yaratıcılıktan çok, birlikte üretim, esneklik ve uyum kapasitesiyle ölçülür. Böylece afet sonrası mimarlık, yeni bir epistemolojiye - yani bilgiyi merkezileştiren değil, çoğul, deneyimsel ve ilişkisel bir bilgiye - yönelir.
Küresel çoklu krizler çağında kriz artık istisna değil, sürekliliktir. İklim değişikliği, ekonomik kırılganlık, göç ve afetler iç içe geçmiştir. Bu koşullarda mimarlık “normal” için tasarlama yetisini kaybeder; çünkü normal artık yoktur. Deprem, bu yeni durumun en görünür ifadesidir.
Her kriz, mimarlığı yeniden tanımlama imkanı sunar: Mekânı nasıl, kim için ve ne pahasına üretiyoruz?
Sürekli kriz çağında mimarlığın anlamı, krizi önlemekten çok onunla yaşamayı öğrenmektir. Bu da tasarımın sabit bir çözüm değil, sürekli bir uyum ve öğrenme süreci olduğunu kabul etmektir. Böylece mimarlık yalnızca yapı değil, aynı zamanda dayanışma biçimleri, kolektif hafıza ve yeniden inşa etiği üretir.
Depremler bu dönüşümün en güçlü katalizörleridir; yıkar, görünür kılar, bastırılmış eşitsizlikleri ve mekânsal hafızayı açığa çıkarır. Bu nedenle afet sonrası mimarlık yalnızca bir yeniden inşa değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve yeniden anlamlandırma pratiğidir.
KÜRESEL ÇOKLU KRİZ ÇAĞINDA DOĞAL AFETLERİN MİMARLIK EĞİTİMİNE ETKİSİ
Afetlerin çoklu krizlerle iç içe geçtiği günümüzde mimarlık eğitiminin aynı içerik ve pedagojik önceliklerle sürdürülmesi mümkün değildir. Küresel çoklu krizler çağında mimarlık eğitimi, yalnızca teknik bilgi aktarımı değil, aynı zamanda çok katmanlı krizlerin nasıl okunacağı, yorumlanacağı ve dönüştürüleceği üzerine kurulu bir düşünsel altyapı gerektirir. İklim değişikliği, ekonomik eşitsizlikler, toplumsal adaletsizlikler ve doğal afetler gibi birbirine eklemlenmiş kriz biçimleri, mimarlığın pedagojik sınırlarını yeniden tanımlar
[16]. Bu bağlamda, doğal afetler - özellikle depremler - mimarlık eğitiminde yalnızca bir “risk” konusu değil, yeni bir öğrenme alanı olarak görülmelidir. Bu noktadan hareketle, mimarlık eğitiminin çoklu krizler çağında yeniden ele alınmasına yönelik geliştirilen öneriler aşağıda özetlenmektedir.
Krizle Öğrenmek: Afet Sonrası Deneyimin Eğitime Katkısı
Afet sonrası süreçler, mimarlık öğrencileri için soyut kavramların somutlaştığı laboratuvarlar gibidir. Deprem bölgelerinde yapılan yerinde gözlemler, saha çalışmaları veya yeniden inşa projelerine katılım, öğrencilerin hem mekânsal hem toplumsal sorumluluk bilincini güçlendirir.
Vale ve Campanella, afetlerin, kentlerin ve toplumların yeniden örgütlenme biçimlerini açığa çıkararak öğrenme için verimli bir zemin sunduğunu vurgular [17]. Benzer biçimde, Johnson geçici barınma alanlarının tasarımının öğrenciler için hem ölçek hem zaman kavrayışını derinleştirdiğini belirtir [18]. Bu tür deneyimler, öğrencilerin tasarımı yalnızca estetik veya işlevsel bir problem olarak değil, “etik, toplumsal ve zamansal bir süreç” olarak kavramalarına olanak tanır. Mimarlık eğitimi, bu nedenle afetle “öğrenmeyi” yalnızca kriz sonrası bir refleks değil, pedagojik bir araç olarak benimsemelidir.
Müfredatta Dönüşüm: Teknik Bilgiden Toplumsal Duyarlılığa
Müfredatın afet ve risk okuryazarlığı ile güçlendirilmesi gereklidir. Afet yönetimi ve afet dirençli tasarım içeriklerinin birçok programda sınırlı kaldığı; özellikle tasarım stüdyoları, yapı teknolojisi dersleri ve meslek pratiği dersleriyle yeterince bütünleşmediği görülmektedir. Oysa öğrencinin bir projeyi yalnızca biçim, işlev ve temsil üzerinden değil; tehlike, maruziyet, kırılganlık, tahliye, uyarlanabilirlik, bakım ve toplumsal eşitsizlikler üzerinden de okuyabilmesi gerekir. Geleneksel mimarlık eğitimi genellikle biçimsel estetik, malzeme bilgisi ve yapısal güvenlik üzerine kurulur. Oysa afetlerin öğretici niteliği, bu sınırları aşarak mekânsal adalet, dayanışma, bellek ve etik gibi kavramları eğitimin merkezine taşımayı gerektirir. Sennett, kentin etik inşasının yalnızca teknik mükemmellik değil, toplumsal özen ve empatiyi içerdiğini savunur
[19]. Buna bağlı olarak, öğrencinin bir projeyi yalnızca biçim, işlev ve temsil üzerinden değil; tehlike, maruziyet, kırılganlık, tahliye, uyarlanabilirlik, bakım ve toplumsal eşitsizlikler üzerinden de okuyabilmesi gerekir. Bu düşünce, mimarlık eğitiminde ‘duyarlılık’ kavramını yeniden tanımlar. Bu tanıma göre tasarımın nesne üretmekten çok ilişki kurma biçimi olduğu bir pedagojik yönelim tariflenir. Yeniden kurgulanan bu pedagojik yaklaşıma bağlı olarak, stüdyo eğitimi yeniden kurgulanmalı; afet ve dayanıklılık yalnızca teorik bir ders başlığı olarak değil, tasarım stüdyosunun temel sorunsalı olarak işlenmelidir. Deprem gibi afetlerin ardından yapılan yeniden inşa stüdyoları bu yeni pedagojik yaklaşımın prototipleri sayılabilir. Öğrenciler, yerel topluluklarla birlikte çalışarak, tasarımın yalnızca “bir şey yapmak” değil, “birlikte düşünmek” olduğunu deneyimler. Bu bağlamda mimarlık eğitimi, toplumsal kırılganlıklara yanıt veren katılımcı ve refleksif bir pedagojik model geliştirmek zorundadır
[20].
Afet ve Zaman: Eğitimde Zamansallığın Yeniden Düşünülmesi
Afetlerin mimarlık eğitimine etkisi yalnızca içeriksel değil, zamansal düzeydedir. Afet, zamanın lineer akışını kırar; ani yıkım, bekleme, belirsizlik ve yeniden inşa gibi aşamalar, zaman kavrayışını dönüştürür. Bu durum, eğitimde de ‘proje süresi’ ve ‘tasarım aşamaları’ gibi geleneksel süreklilik anlayışlarını sorgular. Öğrenciler, projelerini planlarken öngörülemeyen, kesintili, açık uçlu süreçlerle baş etmeyi öğrenirler. Bu, mimarlık eğitiminde “belirsizlikle çalışabilme” yetisini öne çıkarır
[21]. Zamansallığın bu yeni kavranışı, eğitimi sadece ürün odaklı değil, süreç odaklı hale getirir. Deprem sonrası stüdyolarda öğrenciler, mekânın yalnızca sabit bir nesne değil, sürekli dönüşen bir süreç olduğunu deneyimler. Bu, krizi pedagojik olarak yaratıcı bir alana dönüştürmenin temelidir.
Yeni Pedagoji: Refleksif, Etik ve Disiplinlerarası Mimarlık Eğitimi
Depremler ve diğer afetler, mimarlık öğrencilerini yalnızca teknik bilgiyle değil, duygusal ve etik becerilerle de donatmanın gerekliliğini göstermektedir. Reddy, mimarlık eğitiminde kriz dönemlerinde etik karar verme yetisinin yaratıcılıktan daha önemli hale geldiğini vurgular
[22]. Bu bağlamda refleksif eğitim, öğrencilerin kendi rollerini, tasarım süreçlerinin toplumsal etkilerini ve güç ilişkilerini sorgulamalarını sağlar. Cuff, mimarlığın “pratikte öğrenilen bir meslek” olduğunu; dolayısıyla eğitimin, gerçek krizlerle karşılaşmadan tamamlanamayacağını belirtir
[23].
Refleksif mimarlık eğitimi, öğrenciyi yalnızca tasarımcı değil, sorgulayıcı ve dönüştürücü bir özne olarak konumlandırır. Afetler, bu dönüşümün en güçlü katalizörlerindendir: öğrenciler hem mekânsal hem insani kırılmalar karşısında mimarlığın anlamını yeniden tanımlarlar. Böylece afet, eğitimi yeniden kuran bir “ayna”ya dönüşür; bu aynada mimarlık, teknik becerinin ötesinde, toplumsal sorumluluk ve etik duyarlılık biçimi olarak görünür hale gelir.
Ayrıca, çoklu krizler çağında, afetler tek bir disiplinin çözebileceği problemler değildir; mimarın tasarımını, jeoloji, deprem mühendisliği, afet yönetimi, iklim bilimi, sosyal politika, planlama ve kültürel mirasın korunması vb. konular ile birlikte düşünmesi gerekir. Bu da eğitimde disiplinlerarasılığı zorunlu hale getirir. Mimarlık eğitimi; jeoloji, mühendislik, şehir planlama ve acil durum yönetimi gibi alanlarla ortak stüdyolar aracılığıyla gerçek anlamda disiplinlerarası bir öğrenme ortamına kavuşturulmalıdır. Bu çerçeve, öğrencilerin karmaşık ve sistemik sorunları bütüncül bir perspektifle kavramasını kolaylaştıracaktır. Mimarlık eğitiminde disiplinlerarası pedagojinin etkinleştirilmesi, kurumsal teşvikleri, farklı bölümlerden gelen eğitmenler arasında müfredatın ortak oluşturulmasını ve öğrencilerin disiplinlerarası düşünme, disiplinlerarası ortak öğrenme ve kentsel karar alma süreçlerinin dahil edilmesi yoluyla tasarım süreçlerinin uygulamasını gerektirir. [24]
SONUÇ: KRİZ ÇAĞINDA ÖĞRENMENİN YENİ BİÇİMLERİ
Afetler, yalnızca “sonradan çözülecek teknik sorunlar” değil; mimarlık ve mimarlık eğitiminin merkezine yerleşmesi gereken yapısal, etik ve kamusal bir meseledir. Küresel çoklu kriz çağında mimarlık eğitimi, sürekli kriz koşulları altında nasıl öğrenileceği sorusuyla yüzleşmektedir. Bu bağlamda doğal afetler, pedagojik sınırların yeniden düşünülmesini zorunlu kılar: Teknikten duyarlılığa, nesne üretiminden süreç inşasına ve bilgiden ilişkisel öğrenmeye geçiş.
Bu dönüşüm, mimarlık eğitimini daha açık uçlu, katılımcı ve çok disiplinli bir yapıya yöneltir. Afet, eğitimin kesintiye uğradığı bir istisna değil; yeniden düşünmenin, birlikte üretmenin ve dayanışmanın pedagojik zemini olarak ele alınmalıdır. Mimarlık eğitimi, krizle başa çıkma tekniklerini öğretmekten ziyade, krizi anlamlandırmanın yaratıcı yollarını geliştirmelidir. Çünkü günümüz dünyası, giderek “sürekli kriz” hali olarak tanımlanmaktadır [25] Bu durumda yeni mimarlık gündemi, afeti yalnızca sonradan yöneten değil, riski önceden gören; yalnızca yapı üreten değil, dayanıklı ve adil yaşam çevreleri kuran bir anlayış etrafında şekillenmelidir. Mimarlık eğitimi de bu dönüşümün temel zemini olarak, öğrencileri yalnızca tasarımcılar değil; kamusal sorumluluk taşıyan, risk bilinci gelişmiş ve çoklu krizlere yanıt üretebilen profesyoneller olarak yetiştirmelidir.
Mekânı, Zamanı ve Sorumluluğu Yeniden Düşünmek
Küresel çoklu krizler çağında doğal afetlerin artan sıklığı ve karmaşıklığı, mimarlığın yalnızca fiziksel çevreyi biçimlendiren değil, aynı zamanda toplumsal, etik ve epistemolojik bir alan olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Depremler, seller ve benzeri afetler artık tekil olaylar değil; iklim değişikliği, ekonomik eşitsizlik, göç ve politik istikrarsızlıkla iç içe geçmiş sürekli bir kırılganlık rejiminin parçalarıdır. Bu koşullar altında mimarlık, yalnızca yeniden inşa etmenin değil, yeniden düşünmenin disiplinine dönüşmek zorundadır.
Bu bağlamda mimarlık; mekânı, zamanı ve sorumluluğu yeniden tanımlamalıdır. Mekânı yeniden düşünmek, yapıları yalnızca fiziksel nesneler olarak değil; sosyal, ekolojik ve ekonomik sistemlerin kesişim noktaları olarak kavramayı gerektirir. Bir yapının doğru zemin, doğru malzeme ve doğru denetimle inşa edilmesi hem teknik hem etik bir karardır. Ancak bu karar, imar politikaları, rant ilişkileri, ekonomik eşitsizlikler ve kentsel dönüşüm dinamikleri gibi daha geniş yapısal koşullar içinde değerlendirilmelidir.
Zamanı yeniden düşünmek ise kısa vadeli müdahalelerden, uzun erimli ve nesiller arası bir perspektife geçişi gerektirir. Yapılı çevrenin ömrü yalnızca bugünü değil, geleceğin iklimsel ve toplumsal koşullarını da kapsar. Bu nedenle tasarım kararları, değişen iklim rejimleri, demografik dönüşümler ve süreklileşen afet riskleri dikkate alınarak üretilmelidir. Afet öncesi ve sonrası arasındaki sınır giderek belirsizleştiğinden, dayanıklılık artık bir sonuç değil, süreklilik gösteren bir tasarım süreci olarak ele alınmalıdır.
Bu çalışma, doğal afetlerin küresel çoklu krizler içindeki konumunu tartışmış; depremlerin mimarlık düşüncesinde nasıl bir dönüştürücü eşik oluşturduğunu analiz etmiştir. “Dayanıklılık” kavramı teknik bir kapasite olmaktan çıkıp etik bir sorumluluğa evrilirken, “yeniden inşa” da yalnızca fiziksel onarım değil, mekânsal adalet ve toplumsal eşitlik arayışına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, mimarlık pratiği kadar mimarlık eğitimini de yeniden şekillendirmektedir. Afet sonrası öğrenme deneyimleri, mekânın yalnızca biçimsel değil, toplumsal ve etik bir olgu olarak kavranmasını mümkün kılar. Böylece mimarlık pedagojisi, teknik yeterlilikten çok refleksivite, eleştirel farkındalık ve dayanışma üretmeye yönelir; bu da kaçınılmaz olarak disiplinlerarası bir yaklaşımı zorunlu kılar.
Sonuç olarak mimarlığın günümüzdeki en temel sorusu biçimsel değil, varoluşsaldır: Mimarlık neyi onarmalı — yapıyı mı, toplumu mu, yoksa zamanı mı?
Bu soru, küresel çoklu kriz çağında mimarlığın anlamını yeniden düşünmek için merkezî bir eksen sunar. Çünkü mimarlık artık yalnızca mekân üretimi değil; yaşamın sürekliliğini mümkün kılan düşünsel, etik ve zamansal bir pratiktir. Afet, bu pratiğin hem aynası hem de sınavıdır: yıkımın ve yeniden doğuşun aynı anda görünür olduğu bir eşiktir. Mimarlığın görevi, bu eşikte kendi sorumluluğunu, bilgisini ve geleceğini yeniden kurabilmektir.
NOTLAR
[1] Morrin, E.; Kern, A.B., 1993, Terre-Patrie, Seuil; Morin, E.; Kern, A. B., 1999, Homeland Earth: A Manifesto for the New Millennium, Sean Kelly (çev.), Roger LaPointe (çev.), Cresskill, NJ, Hampton Press.
[2] World Economic Forum, 2023, News Release, (https://www3.weforum.org/docs/WEF_GRR23_Press_Release_TR.pdf). [Erişim: 20.04.2026]; World Economic Forum Annual Meeting 2023, (https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2023/). [Erişim: 20.04.2026]; Davos Summit / Davos Zirvesi: (https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2023/about/meeting-overview/; https://www.weforum.org/videos/40031-radio-davos-amnc25-adam-tooze-16x9/). [Erişim: 20.04.2026].
[3] World Economic Forum, 2023; World Economic Forum Annual Meeting 2023; Davos Summit / Davos Zirvesi 2023.
[4] Lawrence, J., Homer-Dixon, 2022, What is a global polycrisis?, Technical Paper, 4., Cascade Inst.
[5] World Economic Forum, 2025, The Global Risks Report, 20th Edition, (https://reports.weforum.org/docs/WEF_Global_Risks_Report_2025.pdf; https://www.weforum.org/publications/global-risks-report-2025/). [Erişim: 20.04.2026]
[6] 14 – 15 Kasım 2025 tarihlerinde İstanbul, MSGSÜ’de Afetler Karşısında Mimarlık ve Eğitimi ana teması altında düzenlenmiş olan 13. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı kapsamında oluşturulan, “Krizler Karşısında Mimarlık” Çalışma Grubu’nda, Prof. Dr. Hülya Turgut, Prof. Dr. Şebnem Hoşkara, Prof. Dr. Ayşen Ciravoğlu ve Doç. Dr. Bülent Batuman görev almıştır.
[7] Munich Re, 2025, Natural disaster figures 2024: Climate change is showing its claws, (https://www.munichre.com/en/company/media-relations/media-information-and-corporate-news/media-information/2025/natural-disaster-figures-2024.html). [Erişim: 20.04.2026]
[8] AFAD verileri ve TBMM Komisyon Raporu, Mayıs 2023; BBC News Türkçe, 4 Ocak 2025 , “Los Angeles'taki yangınlar neden bu kadar büyük yıkıma yol açtı?” (https://www.bbc.com/turkce/articles/cp9xzzmp2vmo). [Erişim: 20.04.2026]
[9] The Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), “AR6 Synthesis Report – Summary for Policymakers / Headline Statements”, (https://www.ipcc.ch/report/ar6/syr/). [Erişim: 20.04.2026]; Jakob, M.; Luderer, G.; Steckel, J. vd., 2012, “Time to act now? Assessing the costs of delaying climate measures and benefits of early action”, Climatic Change, sayı:114, ss.79–99. https://doi.org/10.1007/s10584-011-0128-3
[10] OECD, 2003, Emerging Risks in the 21st Century: An Agenda for Action, (https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2003/04/emerging-risks-in-the-21st-century_g1gh2feb/9789264101227-en.pdf). [Erişim: 20.04.2026]
[11] The Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), Sixth Assessment Report, (https://www.ipcc.ch/assessment-report/ar6/). [Erişim: 20.04.2026]
[12] UN - Habitat, 2024, World Cities Report 2024: Cities and climate action, United Nations Human Settlements Programme, (https://unhabitat.org/world-cities-report-2024-cities-and-climate-action). [Erişim: 20.04.2026]
[13] International Society of City and Regional Planners (ISOCARP), 2023, Position Statement: Pre- and Post- Disaster Planning, July 2023, (https://isocarp.org/news/position-statement-pre-and-post-disaster-planning/). [Erişim: 20.04.2026]
[14] Stockholm Resilience Center (Stockholm Dayanıklılık Merkezi), Research Area: Anthropocene dynamics and capacities, (https://www.stockholmresilience.org/research/research-themes/anthropocene-dynamics-and-capacities.html). [Erişim: 20.04.2026]
[15] Keenan, J. M., 2014, “Material and Social Construction: A Framework for the Adaptation of Buildings”, Enquiry: The ARCC Journal for Architectural Research, cilt1, sayı:11, s.5; Zeiger, M., 2015 (Ağustos 4), "Resilience to Adaptation", Architect Magazine (AIA), (https://www.architectmagazine.com/aia-architect/aiafeature/resilience-to-adaptation_o). [Erişim: 20.04.2026].
[16] Beck, U., 1992, Risk Society: Towards a New Modernity, Londra, Sage; Latour, B., 2018, Down to Earth: Politics in the New Climatic Regime, Cambridge, Polity Press.
[17] Vale, L. J.; Campanella, T. J. (eds.), 2005, The Resilient City: How Modern Cities Recover from Disaster, Oxford University Press.
[18] Johnson, C., 2007, “Strategic Planning for Post-Disaster Temporary Housing”, Disasters, cilt:4, sayı:31, ss.435–458.
[19] Sennett, R., 2018, Building and Dwelling: Ethics for the City, New York, Farrar, Straus and Giroux.
[20] Reddy, S., 2021, “Architecture in Times of Crisis: Ethics, Agency, and the Global Condition”, The Journal of Architecture, cilt:6, sayı:26, ss.835–854.
[21] Kaika, M., 2017, “Don’t Call Me Resilient Again!”, Environment and Planning A: Economy and Space, cilt:9, sayı:49, ss.2155–2160.
[22] Reddy, S., 2021.
[23] Cuff, D., 1991, Architecture: The Story of Practice, MIT Press.
[24] Hoşkara, Ş.; Hartsell, A. M., 2026, “Transdisciplinary Design Thinking in Architectural Curricula”, Archnet - IJAR: International Journal of Architectural Research. https://doi.org/10.1108/ARCH-10-2025-0480
[25] Latour, B., 2018.
KAYNAKLAR
Alexander, D., 2013, “Resilience and Disaster Risk Reduction: An Etymological Journey”,
Natural Hazards and Earth System Sciences, cilt:11, sayı:13, ss.2707–2716.
Arendt, H., 1958, The Human Condition, Şikago, University of Chicago Press.
Augé, M., 1995, Non-Places: Introduction to an Anthropology of Supermodernity, Londra, Verso.
Graham, S. (ed.), 2010, Disrupted Cities: When Infrastructure Fails, Routledge.
Lefebvre, H., 1991, The Production of Space, Oxford, Blackwell.
Lizarralde, G., Johnson (ed.), C., Davidson, C. (ed.), 2010, Rebuilding after Disasters: From Emergency to Sustainability, Routledge.
Scaramuzzino, R., 2020, “Reconstruction as a Cultural Process: Architecture after Earthquake Disasters”, Architectural Theory Review, cilt:2, sayı:24, ss.182–199.
UNISDR, 2017, United Nations Plan of Action on Disaster Risk Reduction for Resilience, Towards a Risk - informed and Integrated Approach to Sustainable Development, (https://www.preventionweb.net/files/49076_unplanofaction.pdf.). [Erişim: 20.04.2026]
UN-SPIDER, 2018, “Space Based Information for Disaster Management and Emergency Response”, Knowledge Portal, (http://www.un-spider.org/risks-and-disasters/the-un-and-disaster-management). [Erişim: 20.04.2026]
United Nations Office for Disaster Risk Reduction (UNDRR), 2017, “The Sendai Framework Terminology on Disaster Risk Reduction: Build back better”, (https://www.undrr.org/terminology/build-back-better). [Erişim:14.04.2026]
Virilio, P., 2009, The Original Accident, Cambridge, Polity Press.
Bu icerik 12 defa görüntülenmiştir.