448
MART-NİSAN 2026
 
MİMARLIK'tan

  • Giriş
    Dosya Editörü: Ayşen Ciravoğlu



KÜNYE
ETKİNLİK

“Ege’nin Gölgesi” Konferansı Üzerine Bir Değerlendirme

Deniz Erinsel Önder, Prof. Dr., İstanbul Medipol Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi

Türk - Yunan Nüfus Mübadelesi’ni konu alan, Justus Liebig Üniversitesi Gießen Güneydoğu Avrupa Tarihi Bölümü Başkanlığı ve Kültür Çalışmaları Yüksek Lisans Merkezi ev sahipliğindeki “Ege’nin Gölgesi (The Shadow of the Aegean)” konferansı 12 – 14 Şubat tarihlerinde gerçekleşti. Zorunlu göçün; tarih, antropoloji ve mimarlık gibi farklı odaklardan disiplinlerarası bir konu olarak ele alındığı konferans konuşmalarından öne çıkan noktaları paylaşan yazar, etkinlikte, mübadelenin geçmişte yaşanmış bir olay olmanın ötesinde; hafıza, hasret ve aidiyet ekseninde günümüzde dahi kimlik inşasını sürdüren, yaşayan bir olgu olduğu vurgusunun yapıldığını aktarıyor.

12 – 14 Şubat 2026 tarihlerinde Justus Liebig Üniversitesi Gießen Güneydoğu Avrupa Tarihi Bölümü Başkanlığı ve Kültür Çalışmaları Lisansüstü Merkezi ev sahipliğinde gerçekleşen “Ege’nin Gölgesi  (The Shadow of the Aegean)” konferansı,  Türk - Yunan Nüfus Mübadelesi’ni salt tarihsel bir olaydan ziyade; resmi devlet söylemleri ile bireysel hafıza arasındaki çatışma, sürgün anılarının kuşaklararası aktarımı ve bu mirasın torunlarının kimlik inşasındaki rolü üzerinden ele almayı, mübadil kimliğinin kültürel ve sanatsal araçlarla nasıl yeniden üretildiğini sorgularken, zorunlu göçün modern Türkiye ve Yunanistan toplumlarının sosyo-kültürel dokusunda bıraktığı “yaşayan izleri” disiplinlerarası bir perspektifle tartışmaya açmayı hedeflemiştir [1]. Nicole Immig ve Şahin Yaldız’ın organizasyonunu üstlendiği; Zekiye Gürün Ücem, Tetiana Shyshkina ve Marina Iaroslavtseva’dan oluşan ekibin yürüttüğü etkinlik; Türkiye, Yunanistan, Güney Afrika, Almanya, Fransa, ABD ve İngiltere’den tarihçi, antropolog ve mimar gibi farklı alanlardan uzmanları biraraya getirdi. İki buçuk gün süren yoğun program kapsamında, bir ana konuşma ve sekiz ayrı panelde toplam 43 katılımcı değerli katkılar sundu. Toplantıda sunulan bildirilerin, belirlenen kavramsal çerçeve doğrultusunda seçilerek bir yayına dönüştürülmesi hedeflenmektedir.

Konferansın birinci gününde; Katılımcıların karşılanması ve açılış konuşmasının ardından kürsüye çıkan Ana Konuşmacı Prof. Dr. Erik Jan Zürcher, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin zamanla Kemalist rejimin kilit aktörlerine dönüşüm sürecini ele aldı. Zürcher, bu isimlerin ulus-devletin ‘radikal mimarları’ olarak nüfus mübadelesini bir sorun değil, aksine bir çözüm mekanizması olarak gördüklerini vurguladı.

Konferansın dikkat çeken bölümlerinden birinde, ataları 100 yıl önce aynı köyde yaşayan Remziye Koşar Yiğit ve Chististina Dongas yer aldı. Üçüncü kuşak göçmen torunları olarak kuşaklararası hafızayı izleyicilere aktaran ikili, sunumlarını aile mirası olan obje ve fotoğraflarla zenginleştirdi.

Konferansın ikinci gününde gerçekleştirilen “Politikalar, Devlet Söylemleri ve Kimlik” başlıklı birinci panelde, 1923 Mübadelesi’nin tarihsel mirasının güncel ulusal kimlik inşaları ve devlet anlatılarıyla nasıl ilişkilendiği irdelendi. Bu panel, devlet söylemlerinin mübadele gibi travmatik süreçleri kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda nasıl dönüştürdüğünü ve “seçici hafıza” inşasının mekanizmalarını gözler önüne serdi.  Doruk Işıkçı, konuşmasında Türkiye’deki mübadele derneklerinin söylem pratiklerini analiz ederek, bu yapıların göçü “acı” odaklı bir mağduriyetten ziyade hukuksal bir zemine oturttuğunu belirtti. Işıkçı, bu yaklaşımın hem Yunanistan ile barışçıl bir diplomatik dil geliştirilmesine hem de modern Türkiye kimliğinin kurumsal bir çerçevede pekişmesine hizmet ettiğini vurguladı. Paneldeki bir başka konuşmacı Emillia Salvanou, Yunanistan özelinde mülteci hafızasının kişisel anlatılardan nasıl arındırılarak stratejik bir “bellek rejimi” olarak kurumsallaştırıldığını tartıştı. Ellinor Morack ise, mübadillerin yaşadığı somut maddi kayıpların ve hak mücadelelerinin resmi tarih anlatısından dışlanmasını ele aldı. Morack, bu boşluğun travmayı unutturan bir “minnet” anlatısıyla doldurularak kolektif belleğin devlet merkezli bir yöne evrildiğini vurguladı.

“Cinsiyetçi Söylemler ve Kadın Hafızası” başlıklı ikinci panelde, toplumsal cinsiyetin göç ve mübadele süreçlerindeki kurucu etkisi ile kadınların hafıza inşasındaki özgün konumları ele alındı. Panelde, Yasin Özdemir, mübadil kadınların kaleme aldığı mektuplar üzerinden, “sessizlik” kavramını tartıştı. Sessizliğin sadece bir pasiflik hali değil; mülteci kadınlar için dışlanmaya ve ötekileştirilmeye karşı geliştirilen bir direniş ve yeni bir sosyal çevreye uyum aracı olduğunu ortaya koydu.  Bir başka konuşmacı Elif Vurucular Kesimci Bursa’nın Gölyazı ve Görükle yerleşimleri üzerinden mekânsal belleğin ve toplumsal cinsiyet rollerinin, kimliğin yeniden inşasında nasıl belirleyici ve dönüştürücü bir rol oynadığını aktardı.  Marika Liapi ise dikiş makinesini basit bir alet olmanın ötesinde, mültecilik deneyiminin, kadın emeğinin ve aile hafızasının bir nesnesi ve sembolü olarak değerlendirdi.

“Hafıza, Mekân ve İdeoloji” başlıklı üçüncü panelde, mekânın siyasi ideolojiler ve toplumsal hafıza inşasındaki rolü üzerine odaklanıldı. Ela Çil, bildirisinde, Türkiye’de “Yunan” figürünün güncel politikalarda hem bir tehdit unsuru hem de estetik bir arzu nesnesi olarak nasıl araçsallaştırıldığını irdeledi. Çil, egemen hafıza siyasetinin rahatsız edici bulduğu tarihsel unsurları silme eğilimini ve piyasanın bu geçmişi nasıl bir tüketim metasına dönüştürdüğünü ortaya koydu (Resim 1).  Leonida Karakatsanis ve Ülker Başak Yeşilkaya, 1924 nüfus mübadelesi gibi travmatik bir tarihsel kırılmayı, Kuzey Yunanistan’daki Panagitsa köyü mezarlığındaki kemiklerin izleri üzerinden irdelediler. Bildiride Türkiye’nin Karadeniz bölgesinden gelen Rum Ortodoks mültecilerin torunlarının, Müslüman mezarlığının yok oluşu ile bulunan kemikleri nasıl koruduklarını ve tekrar defnedişlerinin hikayesini dile getirdiler.  Araştırmacılar, Panagitsa girişiminin Pontus Rum toplulukları arasında benzersiz bir örnek teşkil edip etmediğini ve derin kutuplaşmış hafıza ortamlarında uzlaşmaya dair bir karşı anlatı sunup sunmadığını araştırmaktalar.

“Yaşanmış Deneyim, Mekân ve Mimari Miras” başlıklı dördüncü panelde, göçün kuşaklararası aktarımı, kültürel mirasın korunması ve mekânsal aidiyetin bireysel deneyimlerle nasıl yeniden inşa edildiği tartışıldı. Panelde Tuncay Ercan Sepetçioğlu, Türkçe konuşan Pontuslu mültecilerin kuşaklararası hafıza pratiklerini inceledi. Sepetçioğlu, mübadele travmasının ve Yunanistan’daki yeni yaşam alanlarına uyum süreçlerinin, devletlerin sunduğu resmi tarih anlatılarıyla nasıl çatıştığını veya bu anlatıları nasıl yeniden şekillendirdiğini analiz etti. Deniz Erinsel Önder, Girit’ten Türkiye’ye göç eden Müslümanların kültürel miraslarını (dil, edebiyat, mutfak, ritüel vb.) odak noktasına aldı. Önder, ikinci, üçüncü ve dördüncü kuşak mübadil torunları aracılığıyla bu mirasın çağdaş Türkiye bağlamında ne ölçüde korunduğunu, nasıl dönüştüğünü ve kimlik inşasında nasıl bir “kültürel süzgeçten” geçtiğini irdeledi (Resim 2). Kenan Saatçioğlu, Kapadokya ve Pontuslu Rum göçmenlerin giyim - kuşam pratikleri üzerinden maddi kültürün hafıza, aidiyet ve uyum süreçlerindeki işlevini aktardı.

Konferansın ilk gün programı, Kerem Soyyılmaz’ın yönettiği “Rodakis’i Ararken” (2023) belgeselinin gösterimiyle sona erdi.  Eski bir köy evinin zemininde bulunan bir Rum mezar taşı üzerinden 1923 Mübadelesi’ni işleyen film, göç olgusunun görsel sanatlar ve belgesel sinema dünyasındaki temsil gücüne dair çarpıcı bir örnek sundu.

Konferansın üçüncü gününde gerçekleştirilen “Mekânlar, Anıtlar ve Maddi Hafıza” başlıklı beşinci panelde, kültürel üretimlerin ve sanatsal pratiklerin, yerinden edilme sonrası kimlik inşasındaki işlevi üzerine odaklanıldı. Bu panelde, mübadele gibi travmatik süreçlerin sanat aracılığıyla nasıl yeniden yorumlandığını ve bu süreçte “dolaylı temsil” mekanizmalarının nasıl çalıştığı ortaya konuldu. Aleksandra Mourgou, Pire’deki mübadil kimliğinin toplumsal hafızadaki yansımalarını, kentsel bir müzikal kültür olan “Rembetiko” üzerinden tartışmaya açtı. Mourgou, bu müzikal tarzın mübadil toplulukların aidiyet süreçlerinde bir ifade aracı ve hafıza taşıyıcısı olarak nasıl işlev gördüğünü irdeledi. Vasiliki Sarakatsianou, mübadele deneyiminin Yunan sanatındaki estetik temsil biçimlerini inceledi. Sarakatsianou, mülteci travmasının sanat eserlerinde genellikle “doğrudan” bir dille değil, baskın bir “Yunanlılık” ülküsü süzgecinden geçirilerek ifade edildiğini vurguladı.

“Kutsal ve Sembolik Kültür” başlıklı altıncı panelde, göç süreçlerinde taşınan nesnelerin sadece birer maddi varlık olmayıp, kimlik inşasında ve kolektif hafızanın sürekliliğinde üstlendikleri sembolik roller irdelendi. Bu panel, nesnelerin veya kutsal emanetlerin, yerinden edilme sonrası travmayı ortak bir kültürel mirasa dönüştürmek için nasıl stratejik birer araç olarak kullanıldığını ortaya koydu. Panelistlerden Paraskevi Pari Argyrakaki, mülteci deneyiminde nesnelerin işlevine odaklandı. Argyrakaki, yerinden edilmiş bireylerin yanlarında getirdikleri kişisel eşyaların, yabancı bir coğrafyada “tanıdıklık” hissini yeniden inşa eden ve geçmişle şimdiki zaman arasında bir köprü kuran unsurlar olduğunu vurguladı. Kyriaki Tsesmeloglou, 1923 Mübadelesi sonrası Anadolu’dan Yunanistan’a taşınan kutsal ikonların geçirdiği dönüşümü ele aldı. Dinsel nesnelerin zamanla “Mülteci Helenizmi”nin temel kimlik sembollerine dönüştüğünü ve diasporadaki sosyokültürel akıbetlerini analiz etti. Bir başka konuşmacı Katerina Seradari, Aziz Yuhanna Rus’un emanetleri ve Kars’ın Rus Çanı örnekleri üzerinden nesnelerin fiziksel göç yolculuğunu ele aldı. Seradari, bu nesnelerin “mülteci kimliğinden” daha genel bir “Yunan kimliğine” geçiş sürecindeki rolünü, hafıza ve unutma pratikleri bağlamında irdeledi (Resim 3).

“Edebi ve Sinematik Temsiller” başlıklı yedinci panelde, 1923 Mübadelesi’nin edebî metinlerdeki dönüşümü, resmî tarih anlatısına karşı duruş biçimleri ve sinemanın kolektif hafızayı sağaltıcı bir mekân olarak kullanımı ele alındı. Bu panelde, edebiyat ve sinemanın, tarihin resmî anlatıları tarafından dışlanan veya üzeri örtülen travmatik deneyimleri kayıt altına almadaki rolü vurgulandı. Panelde Vassillios Bogiatzis, Yunan devletinin mübadeleyi bir “başarı hikâyesi” olarak sunan anlatısına karşın, edebiyatın muhalif bir “yas dili” geliştirerek resmî tarihin susturduğu tarihsel travmaları nasıl görünür kıldığını belirtti. Melisande Leventopoulous ise, 1947 – 1974 yılları arasında Kuzey Yunanistan’daki mülteci topluluklarının Türk sinemasıyla kurduğu ilişkiyi tartıştı. Leventopoulous, Türk sinemasının bu topluluklar için bir “anımsama alanı” ve travmatik belleği sağaltan bir “iyileşme mekânı” haline nasıl dönüştüğünü ortaya koydu.

“Gösterim ve Pedagoji” başlıklı son panelde, kültürel performansların ve görsel medyanın, 1923 Mübadelesi’nin yarattığı travmatik hafızayı aktarmadaki işlevleri ve kimlik inşasındaki rolleri irdelendi. Kültürel gösterimlerin ve geleneksel performansların, travmatik bir geçmişi yalnızca hatırlatmakla kalmayıp, onu bugünün kimlik politikaları doğrultusunda pedagojik bir araç olarak nasıl dönüştürdüğünü ortaya koydu. Panelde yer alan konuşmacılardan Ayşe Lahur Kırtunç ve Anthi Karra, ikinci kuşak mübadillerin öznel bakış açısıyla bir karşılaştırma sundu. Araştırmacılar, Dido Sotiriou’nun Kanlı Toprak ve Necati Cumalı’nın 1900 adlı eserlerini, George Kordellas’ın “İzmirli Roza” ve Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları” filmlerini ele alarak, mübadelenin tetiklediği travmatik hafızanın ve kimlik sancılarının anlatı sanatlarında nasıl somutlaştığını tartıştılar. Ioannis Tsekouras ise, Trabzon kökenli bir gelenek olan “Momoyeria” performansını inceledi. Tsekouras, etkinliğin Yunanistan’daki mübadil topluluklar için Pontus kimliğinin inşasında ve kuşaklararası hafızanın korunmasında nasıl bir işlevsel araç olduğunu belirtti. Elpida K. Vogli, güncel Yunan sinemasını (Manousos Manousakis’in “Kırmızı Nehir” vb.) ele aldı. Bu yapımları “post-bellek” çerçevesi üzerinden değerlendirerek, geçmişle kurulan ilişkinin tarihsel gerçeklikten ziyade nasıl bir estetik ve ideolojik yeniden kurguya dönüştüğünü vurguladı (Resim 4).

Özetle, konferansta 1923 Mübadelesi'nin, salt bir yer değiştirme olayı değil, toplumları derinden sarsan bir kırılma noktası olduğu vurgulandı. Ayrıca mübadelenin geçmişte yaşanmış bir olay olmaktan öte; hafıza, hasret ve aidiyet ekseninde günümüzde dahi kimlik inşasını sürdüren yaşayan bir olgu olduğu gözler önüne serildi.

NOTLAR

[1] Migration und Menschenrechte, 2025, “Call for Papers - The Shadow of the Aegean Memory, Identity and Trauma: Aftermath of the Population Exchange (1923) between Greece and Turkey”, (https://www.migrationundmenschenrechte.de/de/article/658.call-for-papers-the-shadow-of-the-aegean.html). [Erişim: 10.04.2026]

Bu icerik 17 defa görüntülenmiştir.