ANMA
Ferhan Yürekli’nin Ardından
Burçin Güngen, Dr. Öğr. Üyesi, Marmara Üniversitesi Mimarlık Bölümü
Bir gün böyle bir yazı yazmam gerekeceğini düşünmüş, o günün gelmemesi için bu düşünceyi kafamdan uzaklaştırıp durmuştum. Yokluğunun dayanılması güç bir durum olacağını çok iyi biliyordum.
Ferhan Yürekli’nin öğrencisi olmuş pek çoğumuz için, onun hayatımızda derin bir anlamı var. Vefat ettiğini öğrendiğim günden beri, pek çok anma paylaşımı okudum. Yayınlanmış tüm video kayıtlarını izledim. Her seferinde, bir kez daha, o özgürlük veren üslupla karşılaştım.
Kendisini anmak için yazacağım hiçbir şeyin, ne onun derinliğini ve vizyonunu ne de bana ve yüzlerce öğrencisine etkilerini yansıtamayacağını düşünüyorum.
Ferhan Yürekli, çok yönlü bir mimarlık eğitimcisi idi. 1970 yılında başlayan akademisyenlik yolculuğu sadece İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde, yani Taşkışla’da kırk yıldan fazla sürmüş, 2012 yılındaki mecburi emekliliğinden sonra özel üniversitelerde devam etmişti. Bu uzun ve verimli yolculukta, değil yüzler belki birkaç bin mimarlık öğrencisi onunla karşılaşma şansı buldu. Ardından yazılan tüm anma notlarında ve konuşmalarda yer verildiği üzere, onunla karşılaşmak bizim şansımızdı. Hayatımızı değiştiren eşiği inşa ediyordu.
Akademisyen arkadaşlarımın deyimiyle, Hülya Yürekli ile Taşkışla’da oluşturdukları bu eğitim ve kültürlenme ortamı, kitaplarla dolu, neredeyse her gün uğradığımız odaları, okul içinde bir okul gibiydi. Onları hiç tanımamış olanlar abarttığımı düşünebilir. Tanımış olanlarsa bu gözleme katılacaklardır.
Eğitim anlayışı disiplin tanımlarıyla sınırlı değildi. Sadece mimar yetiştirmekle değil, merak eden, çevresine karşı sorumluluk duyan bir insan yetiştirmekle ilgileniyordu. Yetiştirilmesi gereken bu bireyin özellikleri üzerine çok düşünmüştü. Bireyin insani ve etik değerlerinin, entelektüel özelliklerinin, dünyaya, topluma ve mimarlığa yaklaşımının birçok pratiği değiştirebilecek güçte olduğunu düşünüyordu.
Öğrencilerine duyduğu saygı ve sevgi, onlara verdiği güven ve çok şey yapabileceklerine dair inancı, üniversite çağına gelmiş, ancak çoğunlukla o güne kadar pek de ciddiye alınmamış, hatta baskı altında yetişmiş pek çok genç ve kırılgan bireye, kendilerini var etme yolunda bir kapı açıyordu.
Bir eğitim ortamında, ilk kez büyük bir dikkatle dinleniyorduk. İlk kez fikirlerimiz böyle saygı görüyor, yenilerini üretmemiz için bu kadar teşvik ediliyorduk. Düşünmek ve üretmek manevi olarak ödüllendiriliyordu. Değer görüyorduk. Bu paha biçilmez duyguyla, stüdyo okulda en sevdiğimiz ve en etkin olduğumuz yer haline gelmişti. Proje dersi sadece proje dersi değildi. Stüdyo içinde bir kültürlenme, birikim, iletişim, anlama ve düşünme ortamıydı. Bir şeyi zorunluluk sebebiyle değil, istediğimiz için, istediğimiz şekilde ve kendimize özgü yapmanın özgürlüğünü, sevincini, hatta ‘öfori’sini yaşıyorduk. Yaptığımız bir projeyi çok sevmek mümkündü. Üretemediğimiz zaman kendi ritmimizi bulmamız için esnek bir alan vardı. Yargılanmıyor ve çalışmadan soğutulmuyorduk. Öğrenciler, hocalar ve asistanlar arasındaki fark hiyerarşiden değil, tecrübe, ilgi alanı ve birikim farkından kaynaklanıyordu. Orta öğretimde gördüğümüz her şey değişmişti. Bu özgürleşme, kendimizi gerçekleştirmek için bir cesaret veriyor, etrafımıza kritik bir gözle bakmayı bir alışkanlık haline getiriyordu. Değişmiştik. Bir eşik aşılmıştı. Daha sonra hiç birimiz eskisi gibi olmayacaktık.
‘Mimarlık’ hayatla birleşmiş gibiydi. İkisine aynı anda bakıyorduk. Tekrarlar ve klişeler değil, arayış esastı. Yapılagelen, kalıplaşmış ve başarısı garanti olan değil, risk alan, soru soran ve şeyler arasında yeni bağlantılar arayan bir yaklaşım değer kazanıyordu. Mimarlık üzerinden tartışıyorduk, ama bunların hayata da yarayacağını sonra anlayacaktık.
Bıraktığı miras, akademisyenliği, öğrenciyle nasıl iletişim kurulacağı, cömertliği, stüdyo kültürü, mimarlığa ve yaşama eleştirel bakışı, elli yıl boyunca emek verdiği insanlarla, bizlerle, öğrencileriyle yaşasın ve çoğalsın.
Hoşça kalın Hocam. Yeriniz dolmayacak…
9 Nisan 2026, İstanbul
Bu icerik 9 defa görüntülenmiştir.