YAYIN DEĞERLENDİRME
Kişisel bir Okuma Denemesi: Yalın Şeyler
Yasemin K. Enginöz
Ömer Selçuk Baz ve Okan Bal’ın kurucuları oldukları Yalın Mimarlık’ın üretimlerinin düşünsel altyapısının yanı sıra tasarlama ve inşa etme süreçlerini de kapsamlı şekilde ele alan Yalın Şeyler’in metinleri, Banu Uçak tarafından kaleme alındı ve geçen aralık ayında YEM Yayın tarafından yayımlandı. K. Enginöz, kitabı literatürde bir mimarlık ofisinin monografisi olarak konumlandıran bir yayın değerlendirmesi sunuyor; eseri grafik ve içerik ilişkisi yönünden ele alıyor ve ofisin mesleki üretimlerinin anlatısında yazarın konumlanışını yorumluyor.
Neden bir mimar, tasarımcı ya da tasarım ve mimarlık ofisi bu zamanda basılı bir yayın yapar? Proje stüdyolarında - yaklaşık on yıldır - karşılaştığım öğrencilerin mesleki kültürel yayın ya da kitap okuma oranı her geçen yıl giderek düşüyor. Ön araştırma yapmak için bugüne dek kütüphaneye yönlendirdiğim öğrencilerden belki bir ya da ikisi kampüsün içindeki kütüphaneye gitmiştir. Stüdyoya getirdiğim kitaplara, ben “baktınız mı” diye sormadan göz atan ancak 3 - 4 kişi oluyor. Yedi yıl önce her ders stüdyoya girdiğimde tek bir öğrencimi beni beklerken kitap okur bulurdum. Bugün okuyan öğrencilerimin de çoğunlukla pdf format ya da dijital yayın tercih ettiklerinin farkındayım. Elbette dijital yayınlar ya da kitap sürümleri yalnızca bilgi edinmek, hızlıca mesleki merakınızı gidermek için pratik birer araç; ancak bence hiçbir içerik biçiminden ya da muhafazasından ayrılmaz ya da boşluk çeperinden, sınırından bağımsız düşünülemez. Birbirinin karşıtı anlamında değil, ama birbirleriyle kurdukları ilişkiler bağlamında… O nedenle bir yayının, süreli ya da tek seferde üretilmiş olsun, okuruyla, izleyicisiyle her şeyiyle iletişim kurduğunu düşünürüm. Üretiminde emeği geçen her aktörün düşüncesini ve sesini bir görsel arayüz olarak, tercüme ederek iletir.
Mimarlığın İletişim Nesnesi: Monografiler
Monografiler, baskı yoluyla çoğaltma mümkün olduğundan beri, mimarın (tasarımcının) yaptığı işleri, işi üzerine düşüncelerini potansiyel bir işveren kitlesine ya da meslektaşlarına aktarmada kullandığı bir iletişim aracıdır
[1]. Monografiler ister düz ister katmanlı bir anlatıma sahip olsun, ister klasik bir format ve içeriğe, ister “yeni bir söz”e sahip olsun, mimarlık kültürüne hizmet edecek ve onu zenginleştirecek bir temel katman oluşturur. Bir mimar, bir yapı ya da bu metinde geçen kitap, önce öznedir ve konudur; sonrasında zamanla mimarlıkla ilgili daha geniş bir tartışmanın nesnesine dönüşebilir, merkezine oturabilir. Böylesi bir eleştiri, iyi bir araştırma, mimarlık kültürü ve bilgi birikimi talep eder.
Monografiler mimarlığın yeniden üretildiği bir mecradır. Beatriz Colomina, Privacy and Publicity kitabında [2] her ikisi de modernist olarak nitelendirilen iki mimarı ele alır: Ürettiği tasarımlar ve mimarlığa ilişkin yazıları dışında özel hayatı ve alışkanlıkları açısından geride pek az belge bırakan ve yeniden üretimlere kapalı olan Adolf Loos ile neredeyse yediği yemeğin makbuzunu bile arşivleyen, o nedenle arşivinden sürekli bir şey yazmak için elverişli bir dünya inşa eden, mimarlığını yeniden üretimlere açan Le Corbusier. Colomina, modern olanın bir niteliğinin “yeniden üretim” olduğunu, mimarın ya da mimarlığının dergi ve kitaplarda, medyada yeniden kurgulanarak üretilmesi (böylece kamusallaşması) anlamında Le Corbusier’nin gerçekten modern bir mimar olduğuna işaret eder.
Mimar monografileri bir pratiğin bir süre zarfına yayılan gelişimini ya da tutarlılığını aktarırken yapı monografileri de söz konusu tasarımı var eden koşulları ve bileşenleri anlamamızı amaçlar. Bu iletişimi nasıl bir tonda yapacağını, yapıya ilişkin görsel ve sözlü anlatım malzemesi kadar, bunların düzenlendiği biçim ve grafik tasarım dili yansıtır. 20. yüzyılın son çeyreğine kadar monografilerde, mimar, yaptığı işlerin kendisini anlatmasını beklediğinden ve ulaşmak istediği kitlenin de muhtemelen yeni işverenler olmasından dolayı az yazı, bol görsel ve künye bilgilerinden oluşan bir anlatım tercih ediliyordu.
Klasik monografi geleneğinin biçimsel nitelikleri, sert kapaklı cilt, büyük boyut, çok sayfa, kuşe ve kaliteli kâğıt, büyük ve çok sayıda görsel kullanımı, baskının kalitesi, baskının elverdiği grafik tasarım öğelerinin kullanılarak dikkat çekilmesi vb.’dir. Böylece mesleğin yüceliğine dolayısıyla mimari pratiğin de belli bir süreye yayılan çalışmasının önemine vurgu yapılır. Editör, metinlerde ya binaları ya da mimarı konuşturmaktadır. Kitabın açılışı bu mesleki üretimin mimarlık içindeki yerini irdeleyen ve kuramsal bir zemine oturtan değerli kuramcı, akademisyen ya da kabul görmüş bir mimarın yazdıklarıyla yapılır. Mizanpaj sade, metin ve görsel ağırlıkları ortografik düzendedir ve dengelidir.
Bu klasik anlatımı ve anlatım araçlarını değiştiren yayınlardan biri 1995’te Rem Koolhaas’ın ofisi OMA - Office for Metropolitan Architecture’ın yayımladığı S, M, L, XL’dir. 1376 sayfalık, denemelerden, günlük alıntılarından, seyahatnamelerden, veri analizlerinden, fotoğraflardan, mimari planlardan, eskiz ve karikatürlerden oluşan bir koleksiyondur. OMA’nın deneyimlediği süreçler, tasarımlarının arsa sınırlarını aşan, mimarlık sorunlarını evrensel bir ölçekte, bir araştırma disiplini içinde ele alan, o güne kadar mimarlık anlatısında ne dışlandıysa dahil edildiği biraz gazete, biraz (eskiden var olan) araştırma dergiciliği diline yakın, biraz da günlükler gibi kişisel bir anlatımda yeniden üretilir. Bu yaklaşıma paralel monografi anlayışı örnekleri içinde aynı coğrafyadan MVRDV’nin 1998 tarihli Farmax: Excursions on Density kitabı verilebilir. Ofisin üretimleri, tasarımcının perspektifiyle sınırlı kalmayan, süreç girdilerini dışlamayan ancak ürüne mesafelenen bir eleştirel çerçeve içinde sunulur. En iyi görseli seçmek yerine birbirine benzeyen fotoroman ya da film şeridi gibi akan görsellere, amatörlerin çektiği fotoğraflara, ofisin küresel ölçekteki kentsel ve mimarlık araştırmalarının veri setleri ve diyagramatik analizlerine yer verilir, sosyal medyadan kullanıcı yorumları dahil edilir [3].
Mimarlık iletişim araçlarında, sinema, çizgi roman, foto muhabirliği ve infografikten alınan stratejiler ve anlatım tekniklerini kullanılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Danimarka çıkışlı BIG’in üretimine odaklanan sergi kapsamında 2009’da yayımlanan Yes is More kitabı, bir mimarlık çizgi romanı formatında ele alınan mimarlığın gelişimi içinde, BIG’in üretimlerini popüler bir kültürel manifesto olarak konumlandırmaya çalışır. Yani kitap anlatım dili olarak çizgi romanı seçmiş, mimarlığın ciddiye aldığı pek çok meseleyi cüretkâr ile hafife alan arasında salınan bir dil ve üslupta konu etmiştir. Yes is More, Farmax ve S, M, L, XL’in aksine, hafifliği, kapak kağıdı ve cildinin esnekliği sayesinde kolaylıkla dürülüp koltuk altına alınabilen bir kitaptır [4].
Yalın Şeyler ve Aktörler
Yayıncı reflekslerim nedeniyle bir kitabı, dergiyi ele aldığımda nesne olarak onu duyumsamaya çalışırım, ne dediğini bunu yansıtan grafik tasarım ve öğeleri üzerinden kavramaya gayret ederim; çünkü onu yaşama geçiren aktörlerin niyetlerini sözlerden ve fotoğraflardan önce dokunsal olarak verir. Elbette her kitabın okunma arzusu vardır; ancak bazı monografiler görünmek, bakılmak ve sergilenmek içindir. Onunla gezemezsiniz, sizinle mesafesini korur.
Yalın Şeyler’i (Resim 1) de önce bu yolla kavramaya çalıştım. Klasik monografilerin tersine kapakta kalın, sert, bitmiş görünümlü, mat ya da parlak bir kâğıt seçimi yerine ince ham bir mukavva, kapak görseli olarak negatif dekupe ile üretilmiş bir yırtık, ufak puntolu yazı, monokrom renk tercih edilmişti. Katmanlı kapakta dev puntolarla, çarpıcı renklerde Yalın Mimarlık adını ya da ofisin yapılarından birinin anlaşılır bir görselini göremiyorsunuz. Belli ki uzaktan bakılan, bir kahve masası kitabı ya da sergi nesnesi olması yerine okuruyla yakınlaşan ve içine açılıp bakılan, okurun beden ve zihin devinimine hafifliği ve esnekliğiyle eşlik eden bir yaklaşıma niyet edilmiş. Kitabı bükebiliyor, tümüyle açabiliyor, uzanarak, oturarak, elinizde tutup yürüyerek rahatlıkla okuyabiliyorsunuz. “Ben buradayım” diye bağırmıyor, ama size mesafe de koymuyor.
Kitapta, Banu Uçak’ın kaleme aldığı metinlerle Okan Bal ve Ömer Selçuk Baz’ın kurucu ortağı olduğu Yalın Mimarlık’ın 2005 – 2025 yılları arasındaki işleri anlatılıyor. Okay Karadayılar’ın grafik tasarımını yaptığı Yalın Şeyler, YEM Yayın tarafından Aralık 2025’te basıldı. (Resim 2, 3)
Ortaklıkla yürüyen mimarlık ofislerindeki işbölümü ve çalışma yöntemi hep ilgimi çeker, mimarlık meslek pratiğinin daha yoğun kısmının bu işbirlikleri ve ortaklıklar olduğuna inanırım. Bu monografide ortaklığın benim için daha az bilinen tarafının, Okan Bal’ın izlerini de sürmeyi çok isterdim. Ancak o, kendi metninde, sınırlarını, sorumluluklarını tanımlayıp tasarım alanının genişçe bir kısmını Ömer Selçuk Baz’a açtığını ifade etmiş.
Yalın Mimarlık ekibi kendilerini birinci ağızdan anlatmak yerine kendi sözleriyle cümleler kuran başka bir aktörü; bir yazarı tercih etmiş. Mimarın kendi cümleleriyle doğrudan mesleki pratiğini otomonografik bir biçimde anlatmasının örnekleri var olduğu gibi klasik monografilerin çoğunluğu ise bir editörün elinden çıkmaktadır. Editör yayının strüktürünü kurar, ofisin önüne koyduğu malzemeden zihninde kurduğu yapıyı inşa etmek için yararlanır, belli başlıklar altında bu malzemeyi düzenleyerek toplar, bilinçli eksiltme yapar ve okur için tutarlı bir deneyim sunar. Kendi sözlerinden kısarak yapıları anlatır ya da mimarın kendini rahat ifade edebilmesi için ona strüktürü sağlamlaştıracak önemli sorular sorarak bir söyleşi yapar ve okunması en rahat formatta projeler arasında gezintiye çıkarır.
Monografi için yazarın (Ömer Selçuk Baz, kitap tanıtımında, Banu Uçak’ın yazmasını isteyerek bu projeye başladıklarına değindi.) işlevini şöyle yorumladım: Bir söz söyleyenin (mimarın) sözünü kendi cümlesinde alıntılamak ya da onunla yeni bir cümle kurmak. Bu cümlenin de görevi, paragraflar yazmak için ateşleyici olması. Yani bu bir açılış cümlesi de olabilir, bir son söz olabilir ya da kendinden öncekiyle sonrakini bağlayan ve anlatıyı geliştiren bir cümle… Yazar, kendi birikimlerini, heybesindekileri, kendi cümlelerini mevcut malzemeye katarak bir kurgu ve anlatı inşa eder. Mimarın önde olup editörün geride kaldığı bir monografi üretimine kıyasla, iki erk karşı karşıya durmaktadır. Ancak kitabı okuduğumda bu konumlanmayı, mimarın üretimini kullanıcının paylaşımına ve hatta yapı bozumuna açmaya cesaret ettiği bir yaklaşımın yansıması olarak yorumladım. Banu Uçak’ın da yazar olarak hem metin yazılarının uzunluğunda hem de anlatım dilinde dengeli, tutarlı, ölçülü bir yaklaşım izlediğini düşündüm. Mesleğe ilişkin bazı terimlerin, tarihi kavramların açıklamalarını tercih gerekçesini anlayabileceğimiz yeterlilikte tutmuş, gereksiz açıklamalar yok. Ben kitabı başından başlayarak doğrusal bir rotada okudum, ancak arada ileri geri gidip geldim. Bu nedenle okumaya başladığım ilk bölümde akademik yazı okuma ve yazma refleksiyle dipnot, kaynak, referans aradım. Ama ilerledikçe bölümlerin aynı bütünün tümüyle farklı karakterde parçaları olduğunu fark ettiğimde bu türden beklentilerden vazgeçtim. Metin mimarlığın temel meseleleri ve bunların Yalın Mimarlık’ta yankısını nasıl bulduğuna ilişkin gözlem, saptama, okuma ve doğrudan aktarımlarla akademik araştırmalar ve tartışmalar için bir zemin oluşturuyor. Bu katmanın üzerine tasarım ve uygulama yapan mimarların refleksleriyle eklenecek eleştirel okumalar kitabın mimarlık kültürüne katkısını pekiştirecektir.
Klasik monografilerde, eğer yazarlar tasarımcının işleriyle hemhal olmamışlarsa ya da editör bunu istememişse kuramsal metinler önde yer alır, onu takip eden sayfalarda ise yapı tanıtımları dizilir. Ancak söyleşi gibi akan bir anlatım tercih edildiyse, adı anıldıkça o yapı belirir ve betimleyen kavramlarla açıklanır. Bir başka deyişle, binalar ile metin içinde onları anlatan, betimleyen, açan, çoğaltan kelimeler olur. Tersi durumda ise belli kavramlar, tipolojiler altında binalar toplanır, düzenlenir. Yalın Şeyler’de tasarımların tanıtımlarında bu iki yöntemden tam olarak kopmasa da ayrışan bir yaklaşım var. Başlıklar olarak beliren kelimeler ile örtüşen yapılara bu anlatımın nesneleri olarak farklı bölümlerde denk geliyoruz; amaçlanan, binaları anlatmaktan ziyade anlatılmak istenen meseleye binaların konu nesnesi olarak hizmet etmesi. Bunun da akışkan bir biçimde birbirine bağlanan parçalı bir kurguda yapıldığını görüyoruz.
Bölümleri Banu Uçak’ın dilinden okudum, projelerin öykülerini parça parça metin ve görseller yardımıyla kafamda birleştirdim; çünkü her proje farklı başlıklar altında farklı bölümlerde yeniden karşınıza çıkıyor. Sonra bilişsel olarak onun dediklerini okurken buna koşut olarak grafik tasarım açısından ne görüp anlıyor olduğuma odaklandım.
Grafik tasarımda bırakılan minik tipografik izler; harf aralıkları, font, punto tercihleri; değişiklikleri; başlıkların ve metinlerin grafik birer öğe olarak sayfa içindeki yerleşimleri bölümlerle ilgili çıkarımlar yapmanızı sağlıyor. Başlıklar oldukça açık ama özellikle “Doğa ile Diyalog” ve “İşbirliği: Yaparak Öğrenmek” bilişsel kavrayış dışında duyusal kavrayışa gereksinim duyulduğunu grafik tasarım tercihleri ile hissettiriyor. “Arketipler” orada, bir başlangıç noktasında duran ve varolagelen formlar. (Resim 4) Yalın Mimarlık tasarımlarını bu statik, verili kavramla bugünün ve tasarlandığı yerin dinamikleriyle ilişkisi üzerinden okuyoruz. “Anlatılar” ise zamana ve harekete bağlı olarak mekânı değerlendirmemizi öneriyor. Yani bir ilerleyiş ve bir bedenin mekân içindeki hareketini düşünmeden bu kısımdaki tasarımları kavramak olası değil. (Resim 5) Öte yandan bu bölüm Peter Zumthor’un Atmospheres: Architectural Environments, Surrounding Objects kitabını çağrıştırıyor.“Örüntüler”de ise “parçalar ve bütün” kavramını düşünmemizi, bu parçaların farklı bir araya gelişlerle farklı türleri oluşturma kabiliyeti üzerinden tasarımları okumamızı öneriyor. (Resim 6) “Müşterekler”, boşlukta birilerine alan açan, alışverişe olanak tanıyan, sözlerin ve eylemlerin üst üste binmesine, çoğalmasına izin veren bir kamusal mekân üretiminin niyetini anlatıyor. (Resim 7) “Doğa ile Diyalog”da DeFonte font tercihinin mimari tasarımın doğa ile ilişkisinin kestirilemezliğine işaret ettiğini düşünüyorum. Gelgit, sarkıt, dikit gibi doğa olaylarının iki ucu arasında gidip gelen ve inişli çıkışlı coğrafyaları kateden, onu duyumsamaya çalışan, devinim içinde bir tasarım eyleminin üretimi… (Resim 8, 9) Buradaki tasarım çeşitliliğini anlatabilmek için üretilen diyagram ise aklıma sosyolog Pierre Bourdieu’nün toplum araştırmalarını ve çalışmalarını görselleştirmede kullandığı diyagramlarını getirdi. “Tektonik Anlatılar”ın içindeki yapılar ana başlıklarla birbirinden ayrılmıyor, sınırlar çizilmiyor, statik, içine kapalı bölümler yerine akan tek bir metnin içindeler. Bir akış içinde birbiriyle ilgili, birbirinden söz alarak bir bütünü dillendiren bir görsel ve metinsel anlatım var. Portfolyo ya da klasik monografide proje dizilimi kronolojik olduğunda, daha çizgisel, düz ve tasarımcının gelişimini okuyabileceğimiz bir rota önerir bize. Böyle bir iletişimde “İlk Yapı”nın ilk anlatılan olmasını bekleriz. Hele ki Yalın Mimarlık için mesleki açıdan hem bir yarışmayla kazanılarak başlanan ve sonrasında ödüllendirilen hem de kişisel yaşam çizgisinde bu kadar önemli bir yere sahip bir ilk yapının bu akış içinde diğer tasarımlardan farksız bir yerde konumlanması, bu kitabın farklı anlatımındaki detaylardan biri. “Tektonik Anlatılar” her bir sesin değerli ve anlamlı olduğu, çok sesli bir koronun seslendirdiği bir müzik gibi. (Resim 10, 11) “İşbirliği: Yaparak Öğrenmek” bölümünün cümle içinde, satır boyunca neredeyse her kelimede fontun değiştiği bir dizgisi var. (Resim 12, 13) Okurken ağır aksak gittiğimi fark ettim. Elbette okumakta zorlanmadım, ancak sanki belli belirsiz bir parazitlenme vardı.Daniel Libeskind’in Yahudi Müzesi’ndeki küçük bahçesinin zeminindeki düzensizliğin ve yer yer kaygan ve ucu sert taş diziliminin yarattığı, bastığınız her adıma dikkat etmenizi gerektiren bir duyguyu anımsattı. Bu duygu grafik tasarım diline tercüme edilmiş. Sanırım, yaparak öğrenme sürecinin karmaşasına, çok aktörlü girdilerine ve zorluğuna, okuma zorluğu ve font çokluğu ile dikkat çekilmiş. Bu kitap için yazarı, farklı farklı kitapçıklar gibi de düşünebilirsiniz, diyor. O halde bu kısım öğrenciler için meslek pratiği dersi kitabı olabilir.Üniversitede, meslek pratiği dersinde olabileceklerle ilgili bilgi verilir, ama bunu cılız bir fısıltı olarak duyarız. Oysa mimarlıkta, hele de yeni bir şey deniyorsanız - aksi de mimarlık olmuyor sanki - içine düşmeden o durumun ne olduğunu anlamanız ve bilmeniz mümkün olmaz. Yani okulda aklınızın kavradığını yüreğinizin kavrayabilmesi için pratikte içselleşmesi gerekir. Bu bölüm, bunun yalnız bir çaba olmadığını, meslek pratiğinin temelinin işbirliğine dayandığını iyi örnekliyor.
“Açık Yara”, Ömer Selçuk Baz’ın samimi ve doğrudan iletişim kurduğu, hislerini ve düşüncelerini aktarıyor. “Ben nasıl bir mimarım”, “mimar olarak neyi amaçlıyorum” gibi varoluşsal sorular soran, kendini sorgulayan tüm mimarların ve mimarlık öğrencilerinin kendinden bir parça bulacağı bir metin. Ben okuduktan sonra kapağı kapatıp bir an “depremden hemen sonra kendime verdiğim sözleri bu dönem stüdyoda ne kadar gerçekleştirdim” diye düşündüm.
Tüm bu ana başlıklar, yazarın da ifade ettiği gibi Yalın Mimarlık’ın tasarım reflekslerine dair kişisel sözlüğünü oluşturan, bizim de okumamız için önerilen bir gözlük. Mimarın böylesi bir okuma önerisine itiraz etmediğini düşünürsek bunlar aynı zamanda Yalın Mimarlık’ın mekân kurma stratejileri olarak da adlandırılabilir. Kitap yazar ve mimar arasındaki, mimarlık kültürüne katkı koyacak, melez okumalara açık. Her monografinin kendi varlığını biricik kabul ederek kendi okuma deneyimimi kaleme aldım; ancak Yalın Şeyler’in varlığı, üretildiği coğrafya ve döneminin iklimini de yansıtan farklı okumalarla anlam kazanacaktır. Yazının ilk bölümünde adını andığım örnekler dönemin meselelerine dikkat çekmelerinin yanı sıra düzenlenişleri ile post yapısalcı bir anlatım barındırıyorlar; buna karşın Yalın Şeyler’in daha fenomenolojik bir anlatımla coğrafyamızın gerçeklerine ışık tuttuğunu düşünüyorum.
Neden Yalın Mimarlık bu zamanda bir kitap yapma gereksinimi duydu? Yalın Şeyler kitabının tanıtımından beri aklıma takılan bir soruydu bu. Ancak hala, yüzde yüz geçerli, işlevsel bir yanıt veremedim. Sanırım kitabı yaratan ekip de kitap okumayı, okurken duyumsamayı seviyor.
*Görseller aksi belirtilmedikçe YEM Kitabevi’nden alınmıştır.
NOTLAR
[1] Mimarlık monografilerinin öncesinde akademik monografi, bunu izleyen sergi monografisi türleri var ve bunlar Josie Harrison’a göre mimarlık monografisine örnek oluşturuyor. Öte yandan mimarların yapıları, ilk zamandan beri düşüncelerinin, etik, estetik, mesleki değerlerinin ve yeteneklerinin, işveren isteklerinin somut örnekleridir. Bu düşüncenin sonucu olarak ve yıllara meydan okuduğu için mimari ürünün 15. yy’dan önce çizimin ve sözün egemen olduğu farklı bir mecrada yeniden üretildiğini sanmıyorum. Mimarlık üzerine yazılan metinler içinde ulaşılabilen en erken kitap Vitruvius’a ait. Ama burada kendi yaptığı işleri anlatmıyor. Alberti’nin De re aedificatoria’sıel yazması olarak 1450 yılı dolaylarına tarihleniyor. Filarete, Serlio, Francesco di Giorgio, Vignola ve Palladio mimarlık üzerine metin üreten diğer isimler. Bu üretimler akademik monografi olarak da ele alınabilir. Erken mimarlık monografisi yani kendi işini örneklerle anlatmak çerçevesinde basılıp satılan örneklerden biri, ilk cildi 1778 yılında basılan Works in Architecture by Robert and James Adam. Bu serinin ikinci cildi 1779’da, son cildi ise 1822’de yayımlanmış. Bu ciltlere Internet Archive web sitesinden erişim mümkün: (https://archive.org/details/gri_33125009354982/page/n13/mode/2up). Bu açıdan matbaanın icadı ile Avrupa’da basılmış bulabildiğim ilk mimarlık monografisi arasında yaklaşık 320 yıl var.
[2] Colomina, B., 1996, Privacy and Publicity Modern Architecture As Mass Media, The MIT Press.
[3] Her iki kitap da Hollanda ve benzeri bir coğrafyada, belli sayıda kişi için tasarım yapmaktan Çin gibi ölçeklerin ekstra büyüdüğü siyasi, toplumsal, ekonomik ve coğrafi girdilerin farklılaştığı bir coğrafyada tasarım yapmaya geçen bu mimari pratiklerin mimarlıktan ziyade kentleşme ile yüzleşmesini anlatır. Melez yapıları sayesinde, bence, monografik manifesto ya da manifestal monografi gibi de adlandırılabilirler.
Monografilerin yirminci yüzyılda geçirdiği dönüşümler ve Türkiye’deki monografiler üzerine daha fazla bilgi almak için “Tasarım Nesnesi Olarak Çağdaş Sanat Monografileri” makalesini ve “Printed Architectures: Architects’ Auto-monographs in Turkey 1950s - 1980s” başlıklı doktora tezini öneririm. Bu iki yayının kaynakçasından daha geniş bir kaynak setine erişilebilir: Balık Lökçe, D., 2019, “Tasarım Nesnesi Olarak Çağdaş Mimarlık Monografileri”,
Art-e Sanat Dergisi, cilt:23, sayı:12, ss.88–109. https://doi.org/10.21602/sduarte.535655; Bancı, S., 2016, “Printed Architectures: Architects’ Auto-monographs in Turkey 1950s - 1980s”, Doktora Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.
Ayrıca daha hızlı okumalar için: Harrison, J., 2019, “Reading The Architect’s Monograph”, ss:132-146, Leiden: Academic Press Leiden, (
https://scholarlypublications.universiteitleiden.nl/access/item%3A3204564/view). [Erişim:23.01.2026]; Lamster, Mark, 2011, “The Architectural Monograph: A Defense”,
Places Journal, (
https://placesjournal.org/article/the-architectural-monograph-a-defense/). [Erişim:23.01.2026]; Rammohan, Mrinal, 2015, “The Architectural Monograph is Here to Stay”, Archdaily, (
https://www.archdaily.com/640615/the-monograph-is-here-to-stay). [Erişim:23.01.2026]; Ve mimarlık öğrencileri monografiden nasıl yararlanmalı tavsiyesi veren bir kısa izleme: Tumblr, 2016, @100hands, “On Architectural Monographs”, (https://www.tumblr.com/100hands/152438372064/on-architectural-monographs). [Erişim:23.01.2026]; YouTube, @ShowItBetter, “The Architecture Reading List: Books You Need to Read to Be a Successful Architect”.
[4] BIG, PHAIDON Yayınevi’nden yeni monografisini klasik formatta ve BIG Atlas adı altında çıkarıyor. Bugün (23 Ocak) sipariş verene imzalı kopya nisanda ulaşacak. Klasik monografi sınıfına girecek bir biçime sahip kitabın kapağı da PHAIDON geleneğine oturan “prestijli” bir boyut ve ağırlıkta görünüyor… Bir (yabancı) editör, her yeni monografi başlangıcında, mimar ya da ekibiyle mutlaka yeni ve farklı bir monografi yapma isteğiyle masaya oturduklarını, ancak sayısız toplantı ve üretim sonunda ellerinde hep klasik monografi tarzında bir kitapla masadan kalkıldığını ifade ediyor.
Bu icerik 19 defa görüntülenmiştir.